27 Şubat 2015 Cuma

Hayat geçer...


Bütün sesleri bastıran bir ses duyuyorum.

Sokaklara vuran kara güneşi, her geçen gün biraz daha dağılmakta, ufalanmakta olan hikayeleri, kırık dökük sözleri, egemenliğini pervasızca ilan etmekte olan o koskoca gürültüyü susturuyor.

O ses, her şeyin üstünden uzanıp insana dokunuyor. Her şeyi, tıpkı rüzgarda başaklar nasıl savrulursa öyle savurarak sağa sola, gelip insanı buluyor.

Solgun yüzlerimize gerçeği fısıldıyor: Hayat geçer!

Uzun zaman, yaşanmış zamanın izlerini ve hayatın parçalarını yanımda taşıyabileceğimi düşündüm.

Olmuyor!

Bir yerden sonra ağırlaşıyor insanın varlık yükü. Yetmiyor bu seferberliği taşımaya kalbin bütün cepleri.

Ama garip şey; vazgeçilse bile zamanın akıl defterindeki malumatından ya da bırakılsa bile boşluğa hayatın tortusu avuçlardan, hafiflemiyor günler, mesela göçmen kuşların en uzaklara çırpabildikleri gibi kanatlarını...

Ya da bir kuğunun üzeri solgun yapraklarla kaplanmış suyu hafif hafif dalgalandırması gibi zarif hareketleriyle...

Bu cevval tufan kulağıma eskiden olduğu kadar kötü gelmiyor artık. Hatta içten içe bir serinlik yayıldığı da oluyor içimin köşelerine.

Sanki ben bunca yıl, buğulanan bütün resimleri düzeltmiştim, küllenen bütün acıları silkmişim, bütün düğmeleri bir bir iliklemişim, bütün delikleri tıkamışım, bütün kaygıları onarmışım, bütün eskimelere direnmişim, bütün gözyaşları için hazırda bir mendil bulundurmuşum, her çiçekle kurumuş, dökülmüşüm.

Sanki ben yelkenler açılmadan rüzgar gelip geçecek diye gözüme uykunun zerresini bile sokmamışım.

Sanki kalbimi bir kasnağa germiş, hayatı nakış niyetine kalbime işlemişim. Sanki her sabah bir önceki geceden kalmayan bir sabaha uyanmışım.

Her şey o kadar karmaşık, o kadar anlaşılmaz, o kadar tuhaf ki şimdi, bir şeyi her şeyden daha fazla duyabiliyorum: Hayat geçer!

6 Ocak 2015 Salı

Uzun zaman oldu..


Uzun zaman oldu, gökyüzünde yalnız gezen o yıldızlara bakmayalı çok uzun zaman oldu, komşu kapılardan karanlık bahçelere dalmayalı ne kadar çok zaman oldu, ağustos böceklerinin uzak seslerine kulak vermeyeli, rüzgarda savrulan ağaç dallarının pencerelerindeki tıkırtılırını dinlemeyeli, geceleri dolunaya doğru geri sarmayalı, zifiri bir yalnızlığın ortasına ateş yakmayalı, vahşi hayvanlardan o ateşe sığınmayalı, sıçrayarak uyanmayalı derin bir uykudan, korkunç kabuslardan hayatın durağan şefkatine geri dönmeyeli, yatağa yorgana dokunmayalı, bize kokan kumaşların sakin varlıklarında huzura ermeyeli, gözlerimizi yeniden kapatmayalı, uykunun arındıran kollarına savunmasızca bırakmayalı yeniden yorgun bedenimizi ve sararıp gitmeyeli derinden de derin bir uykunun içinde boydan boya, kayıp aşağılara düşercesine bir boşluğa, yani uykuya... Uzan zaman oldu. Evet uzun zaman oldu, Evet uzun zaman oldu, köy otobüslerinin yaylaları çıkmış koltuklarında yolculuklara çıkmayalı çok uzun zaman oldu, güneşin kirli camlardan geçip bir ok gibi gözümüze saplanmayalı ne kadar çok zaman oldu, gıcırdayarak çukurlara düşmeyeli ağır otobüslerin eski tekerlekleri, irkilten klakson sesleri ortalığı doldurmayalı, sessizliği yırtmayalı, bacak kadar muavin kirli elleriyle terli şoföre bir bardak tulumba suyu getirmeyeli, acı bir frenle sonra durmayalı otobüs gürültüyle, küçük ürkek bir tavşan hızla kaçarak kendini hendeğe atmayalı, şoför kendi kendine söylenmeyeli, yolcular söylenmeyeli, sonra şoför bu defa yolculara söylenmeyeli, sonra böyle devam edip gitmeyeli köy yolu...

Uzun zaman oldu.

Evet uzun zaman oldu, bir topun peşinde bir çok çocuk koşturmayalı çok uzun zaman oldu, birazdan dünyanın sonu gelecekmiş gibi zamandan hızlı koşarak bağrışmayalı ne kadar çok zaman oldu, bacaklar bacaklara karışmayalı, yere düşenlerin dizleri al kanlara boyanmayalı, yağmurda çamurlanmayalı, sıcakta tozlanmayalı, yüzler kıpkırmızı kesilmeyeli, ter çizgi çizgi alınlardan, şakaklardan akmayalı, bacak arasından goller atılmayalı, zamanın en meşhur oyuncularının isimleri bir bir çocuklara yakıştırılmayalı, sonra yeniden bu kovalamacaya başlamayalı, top bir o yana bir bu yana ta akşam ezanlarına kadar tekmelenmeyeli, akşam geceye kavuşmayalı, minik bedenler masa üstüne yığılmayalı, düşüp kalmayalı, renkli rüyalar hayatın yerini almayalı...

Uzun zaman oldu. Evet uzun zaman oldu, ince meraklar akıl denen kandilin etrafında uçuşmayalı çok uzun zaman oldu, çeşit çeşit sorular dünyanın bütün tavanlarından aşağıya doğru sarkmayalı ne kadar çok zaman oldu, hayat nedir, insan bu dünyanın ortasındayken hayatın tam olarak neresindedir diye geçmeyeli kafaların içinden, hayal kurmanın duvar saatini kurmaktan farkı nedir diye düşünmeyeli, bütün bu yolların nereye gittiğine takılıp kalmayalı, neden bütün gezegenler yuvarlak olsun, neden sadece babalarda bıyık var, nasıl oluyor da kırmadan yumurtluyor tavuklar bütün yumurtaları diye bıkmadan usanmadan, asla ara vermeden vızıldamayalı, saatlerce hiç kadar küçük bir şeyi, mesela bir karıncanın minicik bir susam tanesini oflaya puflaya yuvasına taşımasını seyretmeyeli, bu kadar rahat, bu kadar temiz, bu kadar serin hissetmeyeli... Uzun zaman oldu. Çok uzun zumun oldu. “Günler torbaya mı doldu?” diye sorarlardı büyükler.

Evet büyüdük, günler torbaya doldu!..

25 Kasım 2014 Salı

Hayatın Faturası

Kapı çalınıyor ve her gün hayatın yeni bir faturası uzatılıyor elimize.
Kullandığımız zamanın, kırılmış hayallerin, kaçırılmış fırsatların, kaybedilmiş yakınlıkların, eskitilmiş tazeliklerin, söylenmemiş sözlerin ve bizi eksilten daha bir çok şeyin maliyetleri bir döküm olarak sunuluyor o faturada. Bir vezneye ya da bir banka şubesine giderek ödeyebileceğimiz bir bedel değil üstelik bedel hanesinde yazılı olan. Daha büyük bir maliyeti var bize bu hayat sarfiyatının. Gelecek zamanımızla, uykusuz gecelerimizle, bitmeyen pişmanlıklarımızla, içimizi sızlatan ağırlıklarla kırgınlıkla ve yorgunluklarla çok uzun süren bir ödeme planı konuyor önümüze.
Bütün hesapları kapatıp, her şeye yeniden abone olmak geliyor insanın içinden. Ama yok, bunu yapabilmenin bir yolu yok! Ağızdan çıkmış bir söz, havaya bırakılmış bir soluk gibi geri çevrilemez bir kaderi var yaşadıklarımızın. Yaşarken her şeyin bedava olduğunu, sahip kılındıklarımıza karşılık bizden hiç bir bedel istenmedini zannediyoruz. Kapılarına faturalar gönderilmeye başlanmış olanların uyarıları bir kulağımızdan giriyor, diğerinden çıkıyor. Her zindeliğin bir yorgunlupu olduğunu düşünemiyoruz. Her yanan mumun eridiğini aslında...
İç burkucu bir kurgusu var bu insanlık hikayesinin. Faturalarını zamanında ödemeye yetecek bir tutumluluk bilincine vardığında, yeni sarfiyatlar kışkırtacak enerjisi kalmamış oluyor insanın. Birikmiş ödemeler kesmiş oluyor iflahını, heyecanını...
Cebimizde ne biriktirdiysek veriyoruz faturaları geciktirmemek için... Günlerimizin ışığı tamamen sönmesin, zamanımızın feri tümden solmasın diye... Yetmiyor hayallerimizi de veriyoruz. Yetmiyor yeni ihtimallerini de gözden çıkarıyoruz günlerin. Ama yine yetmiyor. Bu yetmezlik hali her köşesini kaplıyor gelecek zamanın. Bir yetmeme, yetişememe kaygısıyla doğuyor, batıyoruz.
Bu gün yeterince uzun değil! Bu saat tam bir saat değil. Biri anlarımı tırtıklıyor olmalı. Biri günlerimi kısaltıyor belki de. Biri saatlerimin içini boşaltıyor gizli gizli. Yaptığım hiçbir planı sığdıramıyorum zamanın boşluklarına. Öyle bir izdiham yaşanıyor ki günlerin gidişatında, insanın hayallerini koyabileceği bir tek yer bulunmuyor. İnsan hayallerini sürekli cebinde taşıyamaz ki! Hayaller hayata iliştirilmeli! Hayaller güneşi görmeli! Güneş hayalleri görmeli! Ben hayallerimi güneşle oynaşırken görmeliyim! Bu çorak mevsimle, bu bomboş insanlıkla nereye kadar?
Nereye kadar?
Kilitlerini kim açacak hayatlarımızın?
-Daha ne istiyorsunuz, size bildiğim her şeyi söyledim!
-Bilmediklerini de söylemelisin, belki gerçek oradadır!
Yandaki evin bahçesinde bir adam iğneyle kuyu kazıyor.
Her sabah erkenden bahçeye çıkıyor, güneş dağların arkasında kayboluncaya kadar durmadan kazıyor, kazıyor.
Bana sorarsanız ne uğraşı uğraşa benziyor, ne kuyusu kuyuya.
Ama zaman zaman şöyle düşünmekten de kendimi alamıyorum; Bu adamın günlerini dolduran bir uğraşı, o uğraşı yürütecek bir inancı var.
Benim hayatımda ise kendime ait ne bir yol, ne de bir kuyu ihtimali...
Bir gün dönüp baktığımda, o adamın iğnesiyle bana bir kuyusuzluk kazmış olduğunu fark etmekten korkuyorum.

21 Kasım 2014 Cuma

Ceplerimde büyüyen hatıralar

küçüktüm hatırlıyorum, dayımın kamyon kasasına bir mahalle insan doluşup gittiğimiz kır gezmelerinin dönüşünde, bütün gün çılgınca koşuşturmaktan yorulan bedenimi kendi haline bırakır, güneşi kaybolmuş lacivert gökyüzüne dikerdim gözlerimi.

Yaz gecelerinin başka hiçbir şeye benzemeyen bir bambaşkalığı vardır. Uzaklardan cırcır böceklerinin ya da başka kimbilir nelerin sesi varlığını havaya çiziktirir. Tatlı bir serinlik zamanın kol saatini kollayarak yavaş yavaş örter gündüzün kavurduğu hayatı. Herkesin bir parçası evinin dışındadır. İç avlularda, teraslarda, demirli balkonlarda, asmaların, söğütlerin, at kestanelerinin, mis gibi akasyaların ve ıhlamurların altındadır herkesin, herşeyin, her anın bir parçası... Hele bir kamyonun kasasında kırdan eve dönen bir çocuğun içinden, sallana kımıldaya gökyüzüne bakarken ve yıldızlarla birlikte sonsuzluğa doğru kayıp giderken... Buna benzeyen hiçbir başka derinlik bilmiyorum. Böylesine bir genişlik duygusuyla başka hiçbir yerde göz göze gelmedim. Başka hiçbir anında yaşamanın, böylesine masum bir hafifliğe bürünmedim.
Aradan çok zaman geçti. O kamyonun kasasında bir kır gezmesine gitmeyeli yıllar oldu. Gitmeye kalksam, biliyorum, ya o kırlar orada olmayacak, ya o çocuk öylesine çılgın koşuşturamayacak. Dönmeye kalksam sonra, yorgun bedenimi hiçbir sallantı ondurmayacak, hiçbir yaldız, hiçbir gökyüzünü izi sıra sonsuzluğa kaydırmayacak.
Söyledim ya, o derinlik, o genişlik, o serin lacivert yaz geceleri, hayatın başka bir cebindeydiler. Bazen zaman, hafızamın içinden tutup getirdiği rivayetlerle, gökyüzünden kayıp giden yıldızlar gibi geçip gidiyor önümden. Böyle şeyleri hatırlayabilmekle, bize kalan son saadet fırsatlarını kullanmış oluyoruz muhtemelen. Geçmişin küçük kayda gelmez parçalarını neredeyse dokunabilecek kadar yakında hissetmesi insanın ve elini dolaştırması bu ipeksi hatıraların teninde... elle de yanılacaksa eğer insan, evvel zamanı bir serap olarak kalbinin ceplerinden birinde bulmakla yanılmalı.
Şimdi de kayıyor yıldızlar gökyüzünden zaman zaman. Ama artık onlar yıldız değil, daha çok bir göktaşı... Kayan yıldızların rotasını kaybetmiş göktaşları olduğunu keşfetmekle ne elde ettik acaba insanlık olarak? Herşeye o kadar çok isim verdik, her şeyi o kadar çok tanımladık ki, hayal gücümüzle yapabileceğimiz hiçbir şey kalmadı. Herşeyin bir açıklaması, herşeyin fiziki bir izahı var. Yağmur bulutları nasıl oluşur, deniz nasıl buharlaşır, tohum nasıl çatlar, çayır nasıl yeşillenir, insan nasıl çürümeye başlar?
Yakından bakınca bütün bu açıklama çabalarının, hayatı, gökyüzünden kayan yıldızlara uzun uzun bakarak vakit geçiren küçük çocuklardan ve onların masum meraklarından kaçırmak için düşünülmüş kötülükler olduğunu görüyorum.
Hiçbir okul, bir çocuğa gökyüzüne bakmakla öğrenebileceklerinden daha fazlasını öğretemez!
Biliyorum uzay sonunun nerede başladığı bilinmeyen kocaman bir boş¬luk. Biliyorum kendi çevrelerinde ve birbirlerinin etrafında dönüp durmakta olan gezegenler var. Biliyorum o gezegenlerden en mavi olanının adı da dünya... Biliyorum bir çocuk bir kam¬yonun sallantılı kasasına uzanarak kır gezmelerinden dönerken uzun uzun gökyüzüne bakarsa, serin lacivert gökyüzüyle göz göze gelir.
Sonra an gelir, yıldızlar kayar.
Hayat oradadır, uzay, gezegenler, gökyüzü, kayan yıldızlar, hep oradadır.
Peki ya çocuk, peki ya insan,
peki o şimdi nerededir'

13 Kasım 2014 Perşembe

İMTİHAN

Biz insanlar, biz yaratılmış aciz insanlar sürekli bir imtihan içindeyiz.
Bazen dünya ile imtihan ediliriz. Sonu olmayan eğlencelik bir seyahat zannederiz dünyayı. Suların durulmadığını, çiçeklerin solmadığını, yaprakların zürgarla savrulup toprağa düşmediğini zannederiz.  Takvimlerin başdöndürücü eriyişinden kendi vademize dair sonuçlar çıkermayız. Gözümüz hayatın ışıltılı yalanıyla kamaşır durur. Ve hiç bitmeyeceğini sandığımız günler saatlere, saatler dakikalara, dakikalar saniyelere, saniyeler anlara kadar gerileyerek küçülür.m Bir kibrit sönmüş gibi söner hayatımız.
Bazen ölüm ile imtihan ediliriz. Koca bir karanlık olup her yeri kaplar ölüm. Bütün adımlarımızın önüne çıkar. Çıkışsız bir dehlizde yada dipsiz bir kuyuda yapayalnız olduğumuzu düşünürüz. Hayata dair bütün tadlar acılaşır, hayata dair bütün anlamlar boşalır. Hayata dair bütün görüntüler ölümün karasına bulanır. Sıkılırız, neden yaşadığımızı unutacak kadar sıkılırız. Sıkılarak çoğaltırız ölümün adını. Ve daha yaşarken ölü toprağı serilir üstümüze.
Bazen insanlığımızla imtihan ediliriz. İrademizden kılıçtan keskin sırtında bir ömür yürümenin ağırlığı çöker omuzlarımıza. İnsan olmaktan yoruluruz, insansız olmaktan yoruluruz. Aldığı nefesin hakkını veriyor olmak yakamıza yakışan dünyeviliği bir kalemde silebilmektir çoğu zaman. İçimize çektiğimiz havanın, ateşimizi söndürdüğümüz suyun ve avuçlarımızda kenetlediğimiz toprağın helalliğini almak için bitmez tükenmez bir savaşın içinde debelenip dururuz.
Bazen parayla imtihan ediliriz. Dünyanın üzerinden çıkarılması en güç lekedir para. Kör edici cazibesiyle kasıp kavurur ruhumuzu. Çoğumuz korkarız güzel yoksulluğumuzun bir köşede paranın muhteris gözleriyle karşılaşmasından.
Bazen aşkla imtihan ediliriz. İnanamayız dünyanın bu kadar çok renk taşıdığına. Duyguların çekim gücüne kapılır, gözükara bir koşunun çukurlarla dolu patikasına vururuz yüreğimizi. En çıplak, en savunmasız halimizle... Sonra renkler tükenir, çiçekler solar. Dünyanın en ıssız bahçesinde tek başına üşürken buluruz kendimizi.
Bazen kaybettiklerimizle imtihan ediliriz. Elimizden kayıverenle, yanımızdan gidiverenle, içimizden çıkıverenle yanar kavruluruz. Hayatın son adımını attığımızı, her şeyin tükendiği vakte ulaştığımızı düşünürüz. Kaybettiklerimiz, kaybetmediklerimizin sıcaklığını arttırmak içindir oysa. Bu derin bilmeceyi asla çözemeyiz. Ölümün iki tarafa da açılan bir kapı olduğunu bir türlü aklımızda tutamayız.
Bazen kendimizle imtihan ediliriz. Yalanların en ustalıklı olanlarını söylememiz gerekir kendimize. Kurguların en kurnazcasıdır, benliğimize kabul ettirebileceğimiz rivayet. Ne kadar az konuşursak kendimizle, o kadar büyük bir yalan kurarız cümlelerden. Çoğu zaman kendimizle imtihan ediliriz. Ve bu en zorudur imtihanların.  

2 Kasım 2014 Pazar

HIZLA GEÇEN ZAMAN

İnsanlar birbirlerine zamanın ne kadar hızlı geçip gittiğini söyleyip duruyorlar ama gerçekte hiç kimse bu hızın çok da fazla idrakine varamıyor. Ben eskiye dair özlemlerimi biriktirdiğim hafıza çuvalının büyümesinden anlıyorum zamanın akıl almayacak bir hızda geçip gittiğini. Yine de kendini şanslı hissetmesi gerekenler arasında olduğumu düşünüyor ve seviniyorum. Eski hayat diye esaslı bir şey vardı ve ben onu bugün burnumun direğini sızlatacak bir harbilikte yaşadım. Evet, belki bir harikalar diyarı değildi ama bugünlere bakınca insan o günleri gördüğüne şükrediyor. "Yahu bu domateslerin de hiç tadı kalmadı, nerde o eski domatesler!" hayıflanmasının bir ucundan tutabilen kuşaklara mensup olmak, hakikaten bir saadet. Aslında domatesin yerine hangi kelimeyi koysanız, bu cümle yine de doğru geliyor kulağa. Tabii eski hayatı sadece büyüklerinin bezdirici hayıflanmaları dolayısıyla tanıyan yeni kuşaklar için çok cazip muhabbetler değil bunlar. Onlar millet olarak ve insanlık olarak neleri kaybetmiş olduğumuzun pek farkında olmadıklarından, beş kuruş etmez yeni hayatı bir halt sanıyorlar. Yok teknoloji ilerliyormuş, yok bireyler bilinçleniyormuş, yok dünya küçülüyormuş!.. Bunların hepsi mavra; ama gözünü açıp bilgisayar ekranını görmüş zamane gençleri için zaten gerçeklik hissine sahip olmak gibi bir mecburiyet yok.
Artık buradan asıl mevzuya bir ani geçiş yapayım, yoksa benim bu eski hayat sayıklamalarımın sonu gelmez. Asıl mevzu şu; eskiden sosyal hayatın okkalı bir kurumu olan komşuluk ilişkilerine sahip insanlardık, şimdi kalabalıklaşan dünyanın ortasında yapayalnızız. Sanırım biraz açmak icap ediyor: Demem o ki, bugünün insanı çevresini kuşatan gerçek bir sosyal hayata sahip değil. Elbette hepimiz bir çok insan tanıyoruz, hatta eskisinden daha çok... Ama bu tanışıklıklar hayatların birbiriyle tanışıklfğı anlamına gelmiyor. Eski hayatın evleri, asıl hayatın yaşandığı yerlerdi. Kişi kimliğini orada şekillendirirdi. Bir mahalle, bir semt, bir şehir kültürü vardı. Şimdi bu yok, şimdi içinde yaşanan evler, oturulan mahalleler, bulunulan şehirler birer ikametgah detayı olmaktan öte bir anlam ifade etmiyor. Çünkü artık hiç kimse evinde bir hayat yaşamıyor, evinin etrafına bir sosyal ilişkiler örgüsü örmüyor. En azından metropollerde durum böyle. Şehrin her tarafı dev apartmanlarla dolu, bir köy nüfusu kadar insan o beton kutularda alt alta üst üste istifleniyor. Şaşılacak şey, birbirinin bu kadar içine konumlandırılmış bu insan öbeklerinin birbiriyle hiçbir ilişkisi, iletişimi, daha önemlisi paylaşımı yok. Apartman kapısında birbirine "iyi bir gün" dileyebilenler ortalama sosyalleşme trendlerini allak bullak ediyor. Nerede eskinin o kapı tıklatmaları, açılınca "Evdeyseniz annemler bu akşam size gelecek" tatlılıkları... Efendim "Varsa bir fincan kahve ödünç alabilir miyiz, bizimki hiç kalmamış da" yaslanmaları. Hiçbiri yok, annem memleket alışkanlığı her sene vakti saati geldiğinde aşure tenceresini ocağa koyuyor, ben apartmanda dağıtmaya cesaret edemiyorum. Kanıksanmış bir soğukluk, bir yabancılık, bir uzaklık örülmüş insanlar, aileler, komşular arasına. Tuhaf şey; geçmişinde burun sızlatan komşu güzellemeleri olan bir adam olarak, bu komşusuzluk cehennemini ben de aşamıyorum. Çünkü burada yaşıyor olmanın kuralı artık bu, birbirimize dayanamıyoruz! Çünkü kendimize de dayanamıyoruz. Biz artık işine giden, işinden evine dönen, gece boyunca bir televizyon ekranının karşısına yığılıp kalan, hikayesi olmayan bir takım tanımsız organizmalarız artık.
Elbette konuştuğumuz, lakırdı ettiğimiz insanlar var. Ama onlar profesyonelce ev hayatımızın uzağında tuttuğumuz insanlar. Ailece tanışmıyor, ev hayatımızla birbirimizin önüne çıkmıyoruz. Bu durum zafiyetlerle dolu hayatlarımızı ört bas edebilmemize daha fazla imkan tanıyor. Zaten bu sınırı aştık mı sorun çıkıyor, eski insanlar gibi kaynaşma kabiliyetine sahip değiliz. Otobüste yanımıza oturan şahısla aramızda tek kelime geçmesin diye türlü numaralar çeken, türlü yolculuk kurguları geliştiren tipleriz. Konuşmaya asla aç değiliz, çünkü konuşacak bir şeyimiz yok. Sadece kendimizden, hayatımızdan, önümüze çıkmayan fırsatlardan, açılmayan kapılardan, kapımızı çalmayan zenginliklerden, döneme-diğimiz köşelerden nefret ediyoruz. Aslında hepsi aynı kapıya çıkıyor, biz kendi hayatımızdan, o hayatın içindeki her şeyden nefret ediyoruz. Çünkü başka bir yere, başka bir hayata, kıymetimizin bilindiği bir yerlere ait olduğumuzu vehmediyoruz. Bize göre biz, şu anda olduğumuzdan çok daha muhteşem bir şeyiz ve şu an sahip olduğumuzdan çok daha iyisini hakediyoruz. Peki neden? Böyle bir soru yok, böyle bir soru sormak, bugünün hayat tarzına kökten aykırı...

28 Ekim 2014 Salı

B İR İNSANLIĞIMIZ OLSA, ONU SEVSEK 

İnsan kendi hayatını severse, başkalarının hayatını da sevebilir. Kendini o hayatın sahibi hissederse o hayata kök salabilir. Kök salabilirse, etrafına bir sosyal hayat örebilir. Komşular edinebilir, mahallesine ısınabilir, uzun yıllar süren, mutlulukta ve kederde kader birliği içinde olabileceği insanlarla sıcak yakınlıklar kurabilir, onlara yaslanabilir. 
Bizim yapamadığımız işte bu! Eski 
hayatın insanları kanaatkar insanlardı; bu kanaatkarlıkları onların gönüllerini zengin kılıyordu. Hayattan ellerindekinden daha fazla bir şey istemiyor, ellerindekinin kıymetini de iyi biliyorlardı. Bu onları, bütün yoksulluklarına rağmen mutlu ve huzurlu kılıyordu. Biz ise doyumsuz insanlarız. Doyumsuzluklarımız bizi hesaplı insanlar kılıyor. Bu yüzden hesabımıza uymayan her şey canımızı sıkıyor. Bu yüzden başta kendimiz olmak üzere bütün insanlara öfkeyle, nefretle bakıyoruz. Hesaplılık ruhlarımıza fitne fesat tohumları da ekiyor. Bizde olmayana sahip olanlara tahammülümüz yok. Açıkça söylemesek de onların yanı başımızda yaşıyor olmalarına katlanamıyoruz. Aynı şeylerin onların içinden geçtiğini muhtemel gördüğümüzden -ki onların da içinden geçiyor sahici bir yakınlık kuramıyoruz. Bu yüzden komşumuz yok, profesyonelce ilişkiye daha müsait olan ve aslında hayata çok da etkisi olmayan işyeri bağlantıları kuruyoruz. Muhabbetimiz yeni zam oranları, amir çekiştirme, akşamki dizinin son bölümünde olan bitenden daha fazlasını aramıyor. Mesai bitiyor, kendi kabuğumuzun içinde kendi acziyetlerimizle kalakalıyoruz. Kimse bizi görmüyor ama maalesef biz kendimizi cascavlak görüyoruz.