20 Ekim 2010 Çarşamba

NELERE AĞLIYORUZ


Deve tellal, pire berber iken, bakkalların marketleşmediği, terzilerin konfeksiyonlara yenik düşmediği, tuhafiyecilerin köşe başlarından eksik olmadığı zamanlarda, her kırk yıllık esnafın duvarında iki solgun resimden biri mutlaka bulunurdu. İlki peşin çalışan besili tüccar ile veresiye verip iflas bayrağını çekmiş bedbaht tüccarı kıyaslayan acımasız kapitalist geçiş dönemi tablosuydu. Diğer tablo da ticaretini daha kadim bir hissiyata bağlayan kanaatkar esnaf dükkanlarının duvarlarını süslerdi ve küçük masum bir çocuk ve onun gözlerinden süzülen bir damla gözyaşını resmederdi.
Rahatlıkla söyleyebilirim; mazi menzili geniş her Türk çocuğu, bu iki resmi hafızasının bir köşesinde mutlaka saklıyordur ve ben uzun uzun anlatmaya başlamadan önce hemen hatırlamıştır. Tüccar tablosu özellikle 80'li yılların sonrasında bindiğimiz çılgın libarelleşme dolambacının hızında demode kalıp cemiyet hayatımızdan çekildi. Ama "ağlayan çocuk", yakın zamanlara kadar kâh kartpostal olarak, kâh kamyon pencerelerinde, kâh henüz metropollük karambollerine kapılmamış bağrı yanık vilayetlerimizin otogarlarında, kıraathanelerinde, karanlık otel duvarlarında kendine yer bulmaya devam etti. Ne olarak? Galiba nesiller boyu okunmuş bütün o Kemalettin Tuğcu romanlarındaki acıklı kahramanların toplamı olarak... Yani bir nevi Meçhul Merhamet Anıtı olarak... İnsanımızın kuru hayat koşturması içinde bir türlü alıp baş köşeye oturtamadığı ve içinde kilitli kalan masumiyet çocuğu olarak...
Hayatta hiçbir şeyin tesadüfen olmadığına inanıyoruz. Elbette bu yazıda Kemalettin Tuğcu ismi de tesadüfen geçmiş değil... Son iki kuşağı bir tarafa bırakırsak; bu topraklarda büyüyen çocukların en az iki çeyrek yüzyıldır hayır ve merhamet bilincine ermelerinde, üstad Kemalettin Tuğcu'nun payı çok büyüktür. O çocuklardan biri benim, herhalde sizlerin arasında benim gibi çok sayıda başka örnek de vardır. Yazdığı tam 211 adet çocuk kitabı edebiyat localarında farklı değerlendirmelere tabi tutuluyor olsa da, zannımca Kemalettin Tuğcu kalemini hayırlı işlerde kullanmış, çocuklara sadece iyilikleri değil, okumayı da sevdiren değerli bir insandır. Çocukluğum boyunca sayısız kitabını okuyarak kendisinden iyilik ve kötülük ayrımına dair çok değerli şeyler öğrendim. Yine onun sayesinde kalbimde hep iyileri tutan, İyilerin yanında olan, haksızlığa karşı doğruluğu ve dürüstlüğü savunan bir küçük insaniyet mekanizması oluştu. Kendisini rahmetle anıyorum.
Öte yandan Kemalettin Tuğcu kitaplarının milletimizin duygusal bamtelini yakalama başarısını da her zaman hayranlıkla anarım. Yoksulların, yalnızların, üşümüşlerin, hastaların, haksızlığa uğramışların gelip ısındığı köprü altı ateşi olmuştur bütün o kitaplar... Bugün geceleri dolduran tinerci çocukların, evsiz yaşlıların ve diğer bütün düşkünlerin görülmek istemeyen koskoca bir toplumsal ağırlık gibi algılanmalarının nedeni, biraz da belki bütün o Kemalettin Tuğcu kitaplarının tedavülden kalkmış olmasıdır. Belki sadece bu değildir sebep, ama biraz da budur yani.
Gözyaşı tarihimizin masumiyet sayfalarına ağlayan çocuk resmi ve Kemalettin Tuğcu külliyatına ek olarak bir de Ayşecikli Ömercikli bütün o yürek burkan Yeşilçam kordelalarını eklemek yerinde olur. Elbette halk kültürünün sayısız başka unsuru da bu listeye eklenebilir. Yıllar öncesinde pazar yerlerinde satılan iki yapraklık ağıt mecmuaları, bizzat ağıt geleneğinin kendisi, askerlik ve gurbetle ilgili hemen her şey, ağlamaklı şarkılar, gazete haberleri, tefrikalar, vs...

GELELİM GÖZYAŞININ SEKTÖREL VAZİYETLERİNE
Dikkat ettiyseniz milletimizi ağlatan evvel zaman malumatları, özünde insan ruhunun hassasiyetlerini dikkate alan gayretlerin ürünü olarak ortaya çıkıyor. Oysa kişi başına gözyaşı hasılamızın çok daha fazla olduğu bugünler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Popüler kültür araçlarının çeşitlenmesi, popülaritenin nicel bir tabiata sahip olması ve nihayetinde popüler olanın piyasalanması şeklinde özetleyebileceğimiz süreç, her şeyi doğallığından arındırırken, gözyaşını da malesef rahat bırakmadı. İnsanı etkileyebilen her şeye ticari bir ihtirasla yaklaşıldığı gibi, gözyaşı oltaları da hemen toplum denizine atılmaya başlandı. Çünkü bir şeyi popüler kılmak için, İnsanların dikkatini o şeyin üstüne çekmek gerekiyordu. Güldürerek, şaşırtarak, korkutarak, ağlatarak, yani nasıl olursa olsun... Önce haberler değişti, sonra haber bültenleri değişti, sonra reality showlar çıktı, Reha Muhtar çıktı, incelik bakımından asla Yeşilçam'la karşılaştıramıyacağımız zırıl diziler çıktı, aşk-evlilik üçgeninde şekillenen programlar, şiir kasetleri, ve gözyaşı geceleri falan çıktı. En son da bunların üstüne tüy dikmek üzere insan laboratuarı şeklindeki bütün bu starlı- sevdalı yarışmalar çıktı. Artık millet olarak her gece televizyonlarımızın başına toplanıp kimin kiminle evlenip evlenmeyeceğini, kimin kimi eleyip eleyemeyeceğini izliyoruz. Elbette her yanından önce yüze makyaj yapıldığı gibi, duygulara da yapılıyor. Ekranlarda bilmem kaçıncısı yapılan kıytırık bir yarışmada şöhreti sürçen oğlanlar ve kızlar hıçkıraraktan Anadolu'yu yavru vatan Kıbrıs'ı Balkanları ve bizim Asya'yı zangırdatıyor. yediden yetmişe oturup onların her seyir gecesine eşit ölçekte paylaştırılan konsantre gözyaşı nöbetlerini izliyoruz. Starlar ağlıyor, jüriler ağlıyor, ekranların başında sevgili seyirciler ağlıyor da ağlıyor. Peki niye? neden böyle millet olarak topluca ağlama nöbetlerine giriyoruz? Canımızı acıtan nedir? Bir yarışmacı elendiği için! Vay vay vay! Ne acı ama! Bu ülkede insanlar geceleri sokakta kaldıkları için donuyor! İlkokula gitmesi gereken minicik çocuklar tiner belasının elinde kavruluyor! yoksulluk haneleri sarsıyor! Yanı başımızda zalimler mazlumlara işkence yapıyor! Hiçbirimiz bunlara ağlamıyoruz! Her gün bu büyük acılarla yüz yüzeyiz ama ağlamıyoruz! Biz adı birbirinden gıcık birtakım star adaylarının sığ ötesi duygusallıklarına, ciddiyetsiz gözyaşlarına, boş kederlerine ağlıyoruz. Yani gözyaşlarımızdan baloncuk yapıyoruz.Böyle ağlayacaksak hiç ağlamayalım beyler bayanlar! Sadece gülelim ağlanacak halimize!

6 Eylül 2010 Pazartesi

Yazmak - Yaşamak


Dün gece ben ve vicdanım kafa kafaya vermiş, aşktan, sevgiden ve bu duyguların bendeki yansımaları üzerine uzun uzun konuştuk. Ben sevginin aşka kıyasla daha derin ve yoğun olduğunu savunuyordum.
Sevginin oluşabilmesi için bir paylaşım sürecinin gerektiğini savunuyordum.
Sevgi kolayca ulaşılabilir bir yerde değildi bence, çok emek gerektirirdi.
Bıkıp usanmadan aynı şeyi farklı sözcüklerle anlatmaya çalışıyordum yani kendimi tekrarlayordum.
Karşımda alay dolu bir gülümsemeyle beni dinleyen vicdanım, kendinden emin bir tavırla; "Ya üstad, en güzel aşk şiirlerini kim yazmıştır sence?" dedi.
Bu konuda hiçbir çelişkim yoktu ve vicdanımda benim kadar iyi biliyordu cevabımı: "Tabi ki aşık olmayanlar, olamayanlar." Bu soruyu anlamlandıramadım, nereye varmak isteğini tahmin edemiyordum.
Benim bu şaşkınlığımı yüzümden okumuş olacak ki,
gülümsemesini yüzünden hiç eksik etmeden devam etti:
"Sen sürekli aşk ve sevgi üzerine konuşuyorsun, hatta yazılar yazıyorsun değil mi?.
'Ahkam kesmeyi sevmem' diye başlayan yazılar; ahkam kesiyor musun? Acaba diyorum,
senin sevmekle ilgili bir problemin olabilir mi? Yani aşık olamayanların aşk şiiri yazması gibi,
seninde sevgi üzerine bunca kafa yormanın nedeni ..."
.......................................................
Artık duymuyordum, sersemlemiştim. O olanca sevimliliğiyle kırmadan, yıpratmadan beni bana anlatıyordu.
Kabul etmekten hiç hoşlanmayacağım bir gerçekle yüzyüze gelmiştim. Bu kadar süre bunu görmemeye çalışmış,
kaçmıştım ve artık kaçmanın bir anlamı yoktu.
Yüzleşmeliydim.
Kafamda 'Sevgili Vicdan'ımın söylediklerini temellendiren örnekler uçuyordu:

Gabriel Garcia Marquez'in "Yüzyıllık Yanlızlık" adlı romanını okurken
ilk kez kez böyle bir soru belirmişti kafamda
ama bu sorunun beni rahatsız etmesine izin vermeden
"Yok canım, ben sevebiliyorum" deyip unutmaya çalışmıştım. Romanda, anne Ursula ölümüne yakın, oğlu Albay Aoerleno(?) nun hayatında hiçkimseyi sevemediğini farketiyordu.
Oysa oğlunun sevgi dolu olduğunu düşünmüştü hep. Artık inkar etmenin pek faydası da yoktu.
Sevemediğimi insanların anlamaması için büyük bir çaba harcadığımı farkettim.
Sevdiğimi söylediğim insanlara karşı kendimi borçlu
ve sorumluluk duygusundan daha fazla bir şey hissetmemiştim. Onlara tutkuyla bağlanmıştım. Ama bu tutku aşkı yoğun hissetmekten daha çok,
kendime ve çevreme sevebildiğimi, sevgi dolu olduğumu gösterme hırsı olduğunu şimdi anlıyorum.
Filmlerden,
kitaplardan öğrediklerimi kusursuz bir rolle onlara sununyordum ve kimse bunu anlamıyordu.
Bu oyuna o kadar inanmıştım ki mutsuzluğumu bastırıyor ve inkar ediyordum.
Herkesi kandırabilirdim ama ya "Sevgili Vicdan"ımı nasıl kandırabilirdim!
Çevremdeki insanlar benim sevgi dolu bir insan olduğumu söylerken,
sevinçten uçuyordum ama bu sevinç başarılı bir oyun sergilemenin verdiği duygu yoğunluğundan
başka bir şey değildi. Ama yanlız kalınca,
sevincimin beni çoktan terkettiğini farketmem çok zamanımı almıyordu.
Nazım'ın"...Ben artık şarkı dinlemek değil,
şarkı söylemek istiyorum..."
dizeleri dilime dolanıyor.
Ben artık oyun oynamak istemiyorum, yaşamak istiyorum.
Acaba insanlara bunu itiraf etsem bana çok kızarlar mı? Daha da kötüsü, incitiğim bir sürü insan şimdi beni affeder mi?
Onlara bunu bilmeden yaptığımı söylesem işe yarar mı? Eksikliğini kabul etmeyen her insan bir savunma mekanizması geliştirir,
benim gibi. Evet ben sevgiyi kutsallaştırıp, ulaşılmaz bir rafa koydum.
Çünkü insanlara sevemediğimi söyleyemezdim. Çünkü bunu kendime bile itiraf edemiyordum.
Birisi bana sevgisiz dediğinde; sevginin çok kutsal ve kolay kolay ulaşılmaz olduğunu söyleyip,
kendi eksikliğimi perdelemekti amacım.
Ama artık kabul ediyorum, sevme özürlü bir insanım ben,
kötü değilim belki ama sevgi akmıyor yüreğimden...
Beni böyle kabul eder mi dünya, bilmiyorum? Bu bir hastalık mı, onu da bilmiyorum.
Ama kitaplardan okuduklarımı, filmlerden seyrettiklerimi hissedebilmeyi çok isterdim,
istiyorum... Sevgi dolu bir dünyada yaşamayı çok isterdim, istiyorum.

2 Eylül 2010 Perşembe

NELERE AĞLIYORUZ


Deve tellal, pire berber iken, bakkalların marketleşmediği, terzilerin konfeksiyonlara yenik düşmediği, tuhafiyecilerin köşe başlarından eksik olmadığı zamanlarda, her kırk yıllık esnafın duvarında iki solgun resimden biri mutlaka bulunurdu. İlki peşin çalışan besili tüccar ile veresiye verip iflas bayrağını çekmiş bedbaht tüccarı kıyaslayan acımasız kapitalist geçiş dönemi tablosuydu. Diğer tablo da ticaretini daha kadim bir hissiyata bağlayan kanaatkar esnaf dükkanlarının duvarlarını süslerdi ve küçük masum bir çocuk ve onun gözlerinden süzülen bir damla gözyaşını resmederdi.
Rahatlıkla söyleyebilirim; mazi menzili geniş her Türk çocuğu, bu iki resmi hafızasının bir köşesinde mutlaka saklıyordur ve ben uzun uzun anlatmaya başlamadan önce hemen hatırlamıştır. Tüccar tablosu özellikle 80'li yılların sonrasında bindiğimiz çılgın libarelleşme dolambacının hızında demode kalıp cemiyet hayatımızdan çekildi. Ama "ağlayan çocuk", yakın zamanlara kadar kâh kartpostal olarak, kâh kamyon pencerelerinde, kâh henüz metropollük karambollerine kapılmamış bağrı yanık vilayetlerimizin otogarlarında, kıraathanelerinde, karanlık otel duvarlarında kendine yer bulmaya devam etti. Ne olarak? Galiba nesiller boyu okunmuş bütün o Kemalettin Tuğcu romanlarındaki acıklı kahramanların toplamı olarak... Yani bir nevi Meçhul Merhamet Anıtı olarak... İnsanımızın kuru hayat koşturması içinde bir türlü alıp baş köşeye oturtamadığı ve içinde kilitli kalan masumiyet çocuğu olarak...
Hayatta hiçbir şeyin tesadüfen olmadığına inanıyoruz. Elbette bu yazıda Kemalettin Tuğcu ismi de tesadüfen geçmiş değil... Son iki kuşağı bir tarafa bırakırsak; bu topraklarda büyüyen çocukların en az iki çeyrek yüzyıldır hayır ve merhamet bilincine ermelerinde, üstad Kemalettin Tuğcu'nun payı çok büyüktür. O çocuklardan biri benim, herhalde sizlerin arasında benim gibi çok sayıda başka örnek de vardır. Yazdığı tam 211 adet çocuk kitabı edebiyat localarında farklı değerlendirmelere tabi tutuluyor olsa da, zannımca Kemalettin Tuğcu kalemini hayırlı işlerde kullanmış, çocuklara sadece iyilikleri değil, okumayı da sevdiren değerli bir insandır. Çocukluğum boyunca sayısız kitabını okuyarak kendisinden iyilik ve kötülük ayrımına dair çok değerli şeyler öğrendim. Yine onun sayesinde kalbimde hep iyileri tutan, İyilerin yanında olan, haksızlığa karşı doğruluğu ve dürüstlüğü savunan bir küçük insaniyet mekanizması oluştu. Kendisini rahmetle anıyorum.
Öte yandan Kemalettin Tuğcu kitaplarının milletimizin duygusal bamtelini yakalama başarısını da her zaman hayranlıkla anarım. Yoksulların, yalnızların, üşümüşlerin, hastaların, haksızlığa uğramışların gelip ısındığı köprü altı ateşi olmuştur bütün o kitaplar... Bugün geceleri dolduran tinerci çocukların, evsiz yaşlıların ve diğer bütün düşkünlerin görülmek istemeyen koskoca bir toplumsal ağırlık gibi algılanmalarının nedeni, biraz da belki bütün o Kemalettin Tuğcu kitaplarının tedavülden kalkmış olmasıdır. Belki sadece bu değildir sebep, ama biraz da budur yani.
Gözyaşı tarihimizin masumiyet sayfalarına ağlayan çocuk resmi ve Kemalettin Tuğcu külliyatına ek olarak bir de Ayşecikli Ömercikli bütün o yürek burkan Yeşilçam kordelalarını eklemek yerinde olur. Elbette halk kültürünün sayısız başka unsuru da bu listeye eklenebilir. Yıllar öncesinde pazar yerlerinde satılan iki yapraklık ağıt mecmuaları, bizzat ağıt geleneğinin kendisi, askerlik ve gurbetle ilgili hemen her şey, ağlamaklı şarkılar, gazete haberleri, tefrikalar, vs...

GELELİM GÖZYAŞININ SEKTÖREL VAZİYETLERİNE
Dikkat ettiyseniz milletimizi ağlatan evvel zaman malumatları, özünde insan ruhunun hassasiyetlerini dikkate alan gayretlerin ürünü olarak ortaya çıkıyor. Oysa kişi başına gözyaşı hasılamızın çok daha fazla olduğu bugünler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Popüler kültür araçlarının çeşitlenmesi, popülaritenin nicel bir tabiata sahip olması ve nihayetinde popüler olanın piyasalanması şeklinde özetleyebileceğimiz süreç, her şeyi doğallığından arındırırken, gözyaşını da malesef rahat bırakmadı. İnsanı etkileyebilen her şeye ticari bir ihtirasla yaklaşıldığı gibi, gözyaşı oltaları da hemen toplum denizine atılmaya başlandı. Çünkü bir şeyi popüler kılmak için, İnsanların dikkatini o şeyin üstüne çekmek gerekiyordu. Güldürerek, şaşırtarak, korkutarak, ağlatarak, yani nasıl olursa olsun... Önce haberler değişti, sonra haber bültenleri değişti, sonra reality showlar çıktı, Reha Muhtar çıktı, incelik bakımından asla Yeşilçam'la karşılaştıramıyacağımız zırıl diziler çıktı, aşk-evlilik üçgeninde şekillenen programlar, şiir kasetleri, ve gözyaşı geceleri falan çıktı. En son da bunların üstüne tüy dikmek üzere insan laboratuarı şeklindeki bütün bu starlı- sevdalı yarışmalar çıktı. Artık millet olarak her gece televizyonlarımızın başına toplanıp kimin kiminle evlenip evlenmeyeceğini, kimin kimi eleyip eleyemeyeceğini izliyoruz. Elbette her yanından önce yüze makyaj yapıldığı gibi, duygulara da yapılıyor. Ekranlarda bilmem kaçıncısı yapılan kıytırık bir yarışmada şöhreti sürçen oğlanlar ve kızlar hıçkıraraktan Anadolu'yu yavru vatan Kıbrıs'ı Balkanları ve bizim Asya'yı zangırdatıyor. yediden yetmişe oturup onların her seyir gecesine eşit ölçekte paylaştırılan konsantre gözyaşı nöbetlerini izliyoruz. Starlar ağlıyor, jüriler ağlıyor, ekranların başında sevgili seyirciler ağlıyor da ağlıyor. Peki niye? neden böyle millet olarak topluca ağlama nöbetlerine giriyoruz? Canımızı acıtan nedir? Bir yarışmacı elendiği için! Vay vay vay! Ne acı ama! Bu ülkede insanlar geceleri sokakta kaldıkları için donuyor! İlkokula gitmesi gereken minicik çocuklar tiner belasının elinde kavruluyor! yoksulluk haneleri sarsıyor! Yanı başımızda zalimler mazlumlara işkence yapıyor! Hiçbirimiz bunlara ağlamıyoruz! Her gün bu büyük acılarla yüz yüzeyiz ama ağlamıyoruz! Biz adı birbirinden gıcık birtakım star adaylarının sığ ötesi duygusallıklarına, ciddiyetsiz gözyaşlarına, boş kederlerine ağlıyoruz. Yani gözyaşlarımızdan baloncuk yapıyoruz.Böyle ağlayacaksak hiç ağlamayalım beyler bayanlar! Sadece gülelim ağlanacak halimize!

31 Ağustos 2010 Salı

KENDİ SEMASINDA TEK YILDIZ



Düşünürken de trajiktir, yazarken de yaşarken de; kelimenin sahici anlamıyla trajik;iki ucu da kapalı bir ışıksız tünelde kendini bulan bir çözüm yoksunu. En verimli çağında en çok gereksindiğinden, ışıktan yoksun kalan Prometheus. Her satırını denize atılan bir şişe için yazan bir yalnız. Yine de Yahudi kuyumcuları kıskandıracak denli titiz bir kelime avcısı. Türkçe'nin en has şairlerinden biri...
Nüfus kayıtlarına bakarsanız Cemil Meriç Hatay'da doğdu ama onun bir Hatay'lı olduğunu söylemek, en azından hatırasına haksızlık olur. Cemil Meriç, kanıyla, teriyle, iliği ve ilmiğiyle bir Parisli'dir; bir XVIII. yüzyıl Paris beyzadesi. İstanbul'da yaşadığı söylenen, ama bir ömür Paris'te, Champs-Elysees'de, Montmartre'de gezen, arada bir de 'hemşehrisi' Pierre Loti gibi İstanbul'u, Türkiye'yi gezmeye çıkan bir Paris beyzadesi. Rüyalarını Paris'in süslediği bir Doğulu değil Hind'i keşfe çıkacak denli Batılı bir 'tecessüs'. Kimsenin değinmediği konuları gündeminin merkezine oturtan, yıllarca yok sayılmaya direnen, yaşadığı 'yabancılık'ı eserine ve satırlarına 'nakşeden', Türkçe yazan, hem de tüm müdahalelere karşın kimsenin sıvanamadığı denli Türkçe' yazan bir Batılı.


TRAJEDİNİN ŞİİRİ
Yalnızca arayan bulur ama insanın üzerine düşen aramak; bulmaksa nasip meselesi... Cemil Meriç, nasibinin bolluğundan çok arayışındaki çabasıyla takdire değer. Bulduklarıysa bulunması gerekenlerden çok terk edilmesi gerekenler arasında. Onun yolunun izlenmesi demek, gidilmemesi gereken yolları, sapılmaması gereken çıkmaz sokakları tanımak demek; böyle bir rehber. Hakikati peşin olarak verilmiş saymayan, onları çözülmesi gerekli bulmacalar sayan biri.
Cemil Meriç'i okurken bir şiir gibi okumalı. Haykırarak değil inildeyerek; anlamaya çalışarak değil gönül vererek. Belki de bu yüzden o Cumhuriyet dönemi boyunca sık sık görülen düşünürlerden biri sayılmaktansa bir gönül eri kabullenilmeyi hak etmekte. Gerçekten de yazdıklarını aklın süzgecinden geçirmeye yeltendiğinizde, örneğin yakın dönem aydınlar veya tarihi kişilikler üzerine söylediklerini veya kimi önemli olaylara yönelik yorumlarını pek de öyle kolay kolay geçirmez o süzgeç. Eğer süzgecin üzerinde bol miktarda tortu kalmasını istemiyorsanız, onun kişiler ve olaylar hakkındaki kanaatlerini gönül gözünüzle sıvamak ve süzgeçten geçinceye değin eritmelisiniz. Tersi durumunda yalnız kalmış bir hırçının hezeyanları olur duyduğunuz. Ona da yazık etmiş olursunuz, hakikate de. Çünkü Cemil Meriç demek, hakikat arayıcılığı demek; bulmak değil, biteviye aramak. Bir ömür boyu, o kitaptan bu ansiklopediye, falan sözlükten filân risaleye hep aradı durdu. Herkesin elini uzatıp bulduğu hakikat, onun ele geçmez nazeniniydi. Kimselerin cesaret edemediği bir coşkuyla sarılır Osmanlıca'ya, yani Türkçe'ye
İbn Haldun için kullandığı 'kendi semasında tek yıldız' tanımlamasının, ölümünün üzerinden çeyrek asır geçtikten sonra, İbn Haldun kadar onun için de geçerli olduğu daha bir belirginleşiyor. Sağcısından solcusuna, ilkesizinden ülkülüsüne, aşırısından uyuşuğuna değişik görüş ve yapıdaki birçok aydın veya aydın adayı için Cemil Meriç olmazsa olmaz durumunda. Ne yazık ki bunda biraz da onun kötüye kullanılan ve sloganlaştırılan "İzm'ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri...", "Kamus namustur." veya "Oryantalizm: sömürgeciliğin keşif kolu" gibi sözlerinin de payı var. Onun idrak kamçılamak için yaptığı bu türden benzetme veya soyutlamalar kendi bağlamından çıkarılarak Pazar malı haline getirilmişse ve sağlığında hiç satmayan adam ölümünden sonra çok satanlar arasına girmişse ne gam. Cumhuriyet dönemi Türk kültür hayatı kelimenin değerini ondan öğrendi ya.
Onun üslubundan, kelimeleri seçerkenki titizlenmesinden pay alacak kalemin sırtı yere gelmez.
YALNIZLIK İÇİNDE BİR ÇOCUKLUK
Fransız mandası altındaki Hatay'ın Reyhaniye İlçesi'nin Çerkes Mahallesi'nde 12 Aralık 19l6'da doğduğunu, babasının bir Kur'an kapağına düştüğü "Mahdumum Hüseyin Cemil, tarih-i veladeti 1916, 12 Kânunevvel, pazartesi, saat 12." ibaresinden biliyoruz. Babası mahkeme reisi Mahmut Niyazi Bey, aslen Rumelili; Dimetoka'dan... Annesi de hemşehrisi Zeynep Ziynet Hanım. Daha sonraları babasını "çatık kaşlı, az konuşan, hareketlerine akıl sır ermez biri" diye tanımlar. Babasının memurluğu dolayısıyla 7 yaşına değin Antakya'da büyür; ardından yine Reşadiye.
Cumhuriyet ilân edildiğinde Rüşdiye'ye başlar fakat o daha dört yaşındayken çoktan okuyabilmektedir ama aynı zamanda dört numara miyoptur da.
O günlerde Türk Sazı ve Musavver Tarih-i Harb-i Yunan'ı okur. Ablası Antakya'da okuduğu, babası yalnızca akşamları eve geldiği ve annesiyle de pek uyuşamadığı için yalnızlığı çok erken tadar: "Petrol lambasının bir tarafında babam otururdu, bir tarafında ben. Konuşmazdık. Bazan ikimiz de okurduk. Bazan yalnız ben okurdum. Annem ne yapardı? Hatırlamıyorum. Bir gölge gibi sessizdi. O da kökünden koparılmışdı. Çok çabuk aramızdaki köprüler yıkıldı. 11 yaşında şiir yazıyordum. Eflatun'u 13 yaşında tanıdım. 15 yaşında belli başlı Divanları çoktan bitirmiştim. Kitaplar, kitaplar ve susuzluk."
Kürt, Süryani, Ermeni, Nusayri, Çerkes, Arap, Rum, Fellah ve Türkmen yaşıtlarıyla birlikte büyür, zamanı geldiğinde de onlarla birlikte okula gider ama hepsinden farklı bir dil konuşur. O bir 'yabancı'dır arkadaşlarının gözünde; itilir, kakılır, hatta dayak yer. Daha ortaokul çocuğuyken kendisi de bir 'yabancı' olduğunu kabullenir: farklı, öteki ve başka.
12'sini henüz doldurmuşken liseye başlar. Liseyi Antakya Sultanisi'nde okur. Tedrisat Fransızca... Fakat hocaları muhteşem. Cumhuriyet'in sınır dışı ettiği 150'liklerden kurulma hoca kadrosunun da katkısıyla, daha o yıllardan kitapların dünyasına giriş ve bir ömrü o dünyada tamamlayış...
Bu ısrarlı kitap düşkünlüğünde ve bu düşkünlüğün doğurduğu aykırı mizaçta acaba Cumhuriyet Standartlarından geçmemişliğin payı ne kadardır dersiniz? Tek tip, kof ve dayanaksız bir kafa yapısı yerine Eski Yunan mitolojileriyle bezeli, dünya kültür yemişlerinden süzülü; sorgulayıcı, ele avuca sığmaz bir merak ve kolay kolay doymaz bir öğrenme arzusu... O yıllardayken müfredatın desteğiyle içilen Hugo, Chateaubriand, Moliere, Corneille, Racine... Fakat sanıldığının tersine, gördüğü eğitim asla bir manda eğitimi değil. Derslerinde Arapça da var, Osmanlıca da, Türkçe de; hatta Kuran bile... "Ben Fransızlara meftun iken Türk Şiirine de meftundum. Lise tahsili boyunca hep Osmanlıca yazdım. Hür bıraktılar, harfleri kullanmada. (...) Belki Osmanlı'dan kopmadığım için inkılâp aydınlarına benzemiyorum".
Cumhuriyet dönemi kültür coğrafyasında adı sanı duyulmuşların neredeyse tümünü 'kaçkınlık'la suçlayan Meriç, bu yaftadan aslında kendisi de kurtulamaz. Herkes ideolojiye, siyasete, ucuzculuğa, slogana, günübirliğe kaçarken o da tık nefes kaçar: kütüphaneye.
"Geç Kalmış bir Muhasebe"... Daha 17'sindeyken Cemil Meric'in Yenigün gazetesinde 1933'te yayımlanan ilk yazısının başlığı bu: Geç Kalmış bir Muhasebe... Sanki bütün ömrünü özetleyecek bir başlık. Yine aynı dönemde Karagöz adlı yerel bir gazetede şiirler yayımlar. Daha sonra zaman zaman şiire şöyle bir döner gibi olduğu da görülür ama onun asıl yavuklusu düzyazı. "Meçhule tırmanan adam"ın yolu kadar düz bir yazı: yoran, soran, rahat kaçıran, uykusuz bırakan, ter döktüren.

RÜZGÂR KANATLI TECESSÜS
Sonraları 'şovenlik' diye değerlendireceği düzeyde milliyetçi. O yüzden de, 11 iken 12 yıla çıkarılan lise süresini bahane ederek, sınıf birincisi olmasına karşın okulunu bitirmez. İstanbul'a gelir ve son sınıfı Pertevniyal Lisesi'nde okur. Kerim Sadi ve Nazım Hikmet’le arkadaşlığı da bu döneme rastlar. Parasızlık yüzünden İskenderun'a döner ve 9 ay kadar bir köy okulunda öğretmenlik yapar. Ardından İskenderun Tercüme Bürosu'nda Başkan Yardımcılığı...
1939'da hayatına yön veren bir tutuklama kararıyla Antakya'ya götürülür. Suçu, Hatay hükümetini devirmek... İdam talebiyle yargılanır ama iki ay sonra beraat eder.
1940'ta yeniden İstanbul'a gelir ve Yabancı Diller Okulu'na devam eder. Ertesi yıl tarih ve coğrafya öğretmeni Fevziye Hanım'la evlenir ve Fransızca öğretmeni olarak Elazığ Lisesi'ne gider.
İlk yavuklusu şiiri çoktan bırakmıştır; roman yazmak niyetindedir ama Balzac'ı tanıdıktan sonra bu niyetinden vazgeçer. Roman yazmak yerine onu çevirmeyi seçer. İlk çevirisi Altın Gözlü Kız 1943'te çıkar. Sıkıntı yakasını bırakmamaktadır ve 1945'te yeniden İstanbul. Aynı yıl, çok sevdiği tarih hocasının adını taktığı oğlu Mahmut Ali, ertesi yıl da kızı Ümit doğar.
1946'da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Fransızca okutmanı olur. 1974'te emekli olur. Fakültedeki göreviyle birlikte hayatı belli bir oranda düzene girdiği için çeviri ve telif eserleri peş peşe çıkmaya başlar ama çocukluğundan başlayarak kendisine hep ayak bağı olan, onunla 'en sevgili'sinin arasına giren gözleri iyice kötüleşir ve 1954'te iyice görmez olur.
Birkaç başarısız göz ameliyatı sonrasında doktorları yurtdışına çıkmasını salık verirler ve o da 1955'te bir başına vapurla Marsilya'ya, oradan da sevgili Paris'ine gider. Ne ki oradaki ameliyatlar da başarılı geçmez. O tarihten sonra kızının veya sevenlerinin gözlerini emanet alarak okumalarını ve yazılarını sürdürür.
Ölümünden sonra yayımlanan ve öbür eserlerinden çok daha fazla yankı uyandıran Jurnallerini 1963'te yazdırmaya başlar ve aralıklarla 1983'e değin sürdürür. Türkçe'de daha önceleri benzeri olmayan çapta bir incelemeyle Hint düşüncesini ele aldığı Hind Edebiyatı'nı 1964'te yayımlar. 1967'de ise sol söylemin andığı ama kimselerin hakkında kalem oynatmadığı Saint-Simon'u çıkarır. Fakat onun tanınmasını sağlayan iki eseri, Bu Ülke ile Ümrandan Uygarlığa 1974'te çıkar.
Yaklaşık 54 yıl süren bir yazı, düşünce, hesaplaşma, ıstırap ve tecessüs hayatından sonra, 13 Haziran 1987'de beyin kanamasından göçer. Beyin kanaması...
Beyin kanaması..."Bana öyle geliyor ki, kapakları açılmış bir baraj gibi, kelimeler boşalacak içimden. Günlerce, aylarca. Ama bu kelimelerin hangi düşünce çarklarını döndüreceği belli değil. Onları çok defa kendim de tanımıyorum... Kelimeleri sana veriyorum okuyucu... Onlar yanıp sönen birer oyuncak. Boş içleri. Boş mu? Alev var göğüslerinin içinde, barut var, gözyaşı var".
Cemil Meriç bize kelimeyi işte böyle emanet etti.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

İADE-i MEKTUP 2


Özür dileyerek yine geldiğimi söylemeliyim. Son zamanlarda sizi her zamankinden daha da suskun görüyorum. Konuşmanın bir yerinde susuyor ve sözünü ettiğimiz dünyadan tamamen kopuyorsunuz. Açıkçası bu da beni çok kaygılandırıyor.
Âniden sessizleşiyor ve tümüyle çekiyorsunuz kendinizi yanımızdan. Bizler, konuşmanın orta yerinde usulca pencerelerinizi kapatıvermenizi görmezden geliyor ve kaçıp gitmenizi hiç fark etmemiş gibi sözlerimizi sürdürüyoruz. Görünüşe göre bizim bu aldırışsız tavrımız, sizi pek rahatsız da etmiyor.
Hatta, kendi içinize kapandıktan sonra, bizim varlığımızla en ufak bir ilginizin kalmadığı bile söylenebilir. Kapalı kaldığınız o süre içinde, çok muhtemeldir ki siz sadece kendinizle konuşuyorsunuz ve orada bir ikinci konuşmacıya da pek yer yok. Aslında ben sizi çok iyi anlıyorum. Kendinizi bir anda sürüp giden bütün bu kuru gürültünün içinden çekip alabilme yeteneğiniz, bende tarifi güç bir hayranlık duygusu uyandırıyor. Doğrusunu isterseniz, sizdeki bu inanılmaz yeteneğin bende de olmasını çok isterdim.
Ama korkarım yok ve ben böyle bir yeteneği sonradan edinebilecek kadar heyecan dolu biri de değilim. Ben daha çok sözlerin kalabalığında gizlemeye çalışıyorum kendimi. İnanın en az sizin kadar yoruluyorum yaşamaktan ve en az sizin kadar istiyorum herşeyin kısa bir zaman için bile olsa biraz dışına çıkabilmeyi.
Başarabildiğim kuşkulu... Ama ben yine de deneyip duruyorum. Sözlerin ençok sıradanlaştığı, anlamlarından ençok soyunduğu anlarda sahne alıyor ve dakikalar boyunca lafı kimseye bırakmayarak konuşuyorum. Sanırım bunu yaparken pek de zorlanmıyorum. Çünkü benim bu konuşkan sessizliğimi inandırıcı buluyor herkes.
Kimse aslında o anda orada olmayabileceğim ihtimalini aklına getirmiyor. Sizin suskun firarlarınız nasıl görmezden geliniyorsa, benim bu gürültülü kayboluşlarım da o kadar gizlenebiliyor gözlerden. Aradaki tek fark, sizin umursamaz asaletiniz... O kadar kendiniz gibi çekiliyorsunuz ki aramızdan; içten içe farketsek bile yokluğunuzu, bir şey koyamıyoruz yerinize. Oysa ben o anlamsız tiradlarımı kestiğim anda, lafı alıp aynı çamurlu yollardan geçirecek birileri bulunuyor mutlaka.
Hepimizin paçaları çamurlu oluyor bu yüzden. Bir tek siz bunun dışında kalıyorsunuz. Âni kopuşlarınız ve ısrarla görmezden gelinen o çok çarpıcı suskunluğunuz sizi ayırıyor hepimizden. Bütün bu hengame sona erdiğinde, aramızda sadece sizin gerçekten söylenmiş birkaç sözünüz olduğunu görecek ve muhtemelen acıyacağız bu yüzden kendimize. İçinizde neler oluyor, böyle dakikalar boyunca kendinizle neler konuşuyorsunuz, bilemiyorum. Ama gözlerinizdeki derinliğin her geçen gün biraz daha arttığına bakılırsa, her söylediğiniz yer ediyor ruhunuzda.
Dilinizdeki sükunetin izlerini, dilinize oranla biraz daha konuşkan bulduğum gözlerinizde arıyorum ben bu yüzden. Göz kapaklarınız, sözlerinizi kilitleyen dudaklarınız kadar mahir değiller laf aramızda. Ağzınızdan kaçırmadığınız sözcüklerin bir kısmı gözlerinizden kaçıveriyor. Sizin hakkınızda söylediğim bunca şeyin altında, gözlerinizden topladığım bu ipuçları yatıyor anlayacağınız. Sizi doğru anlayıp anlamadığımı bilmiyorum, ama bu çok da önemli değil!
Önemli olan insanların içinde yaşayan bir insanın, insanların dışında ve kendi içinde bir yerlerde daha dönüp durduğunu farkedebilmektir. Bunu farketmek, şunu söyleyebilmeye de imkan veriyor çünkü: Suskunluklar, yalanı olmayan konuşkanlıklardır.

20 Ağustos 2010 Cuma

Bir İade-i Mektup Hadisesi


Ben, göndermiş olduğunuz bir mektubun iadesiyim. Üzerime yazdığınız adreste, üzerime yazdığınız isimde kimseyi bulamadım. Artık orada oturmuyormuş. Daha önce orada oturup oturmadığına dair herhangi bir delile de rastlamadım. Bundan sonra başka bir yerde oturup oturmayacağı konusunda da ciddi şüphelerim var. Aslını sorarsanız, böyle birinin var olduğuna pek inanmıyorum ben. Bana kalırsa siz, kafanızda yaşattığınız bir fikri, insan kılığına sokup dünyaya yansıttınız. Sonra da onun gerçek bir insan olduğuna inandınız. Hatta üzerime yazdığınız türden bir adreste oturduğuna da inandınız. Ama o orada oturmuyordu. O başka bir adreste de oturmuyordu. O dünyada değildi. Onu sizden başka gören yoktu. O sadece sizin kafanızın içindeydi. Orada yaşıyordu. Bütün o güzellikleri kafanızın içindeki biriyle yaşadınız. Onunla konuştunuz. Yollarda onunla birlikte yürüdünüz. Aslında baştan beri kafanızın içindeki biriyle konuşuyordunuz. Başkaları bunun sizin kendi kendinizle konuşmanızla aynı şey olduğunu düşünebilir. Sizin yazdığınız bir mektup olarak ben böyle düşünmüyorum. Bence siz kendi kendinizle konuşmuyordunuz. Siz kafanızın içindeki bir "sen"le konuşuyordunuz. Bu ikisi farklı şeyler... O kadar farklı ki, birincisine delilik, ikincisine yalnızlık diyor uzmanlar. Onlara sorarsanız, birincilerin bir düzelme şansı var, ama ikinciler tamamen umutsuz vaka! Bunu yüzünüze bu kadar keskin sözlerle söylemek istemezdim ama, siz de pek umut vaat etmiyorsunuz bana kalırsa. Benim, yani uzun bir seyahatten yeni dönmüş bir mektubun konuşmasını büyük bir sükunet içinde dinliyor olmanız dışında, deli olduğunuza dair tek bir delil yok ortada. Ama yalnızlık, doğrusunu is-terseniz yalnızlık paçalarınızdan akıyor sizin Sakın aksini söylemeye yeltenmeyin, bana etrafınızı saran kalabalıklardan filan söz etmeyin!.. Onlar gerçek değil, hepsi gölge... Aksine neredeyse ıssız denecek kadar tenha bir hayatınız var sizin. Zaman zaman siz farkında olmadan bu tenhalık o kadar canınızı acıtıyor ki, el yordamıyla gölgelerden birini diğerlerinden ayırıp onunla oynamaya başlıyorsunuz. Ona bir yüz çiziyorsunuz, iki çift göz, bir ince burun, tedirgin dudaklar... Size baksın, sizi görsün, sizinle konuşsun diye... Ama bir gölgenin ömrü ne kadar uzatılabilir ki... Sonunda kaybolup gidiyor gözünüzün önünden. Beni asıl hayrete düşüren, yıllardır kaybolan her gölgenin ardından yaşadığınız o sarsıntılı şaşkınlıklar... Bu şaşkınlıklar, her defasında gerçeğin kafanıza dank etmesini uzun zamanlar boyunca geciktirmeyi başarıyorlar. Acınası bir zayıflıkla bana benzeyen umutsuz mektuplar yazmaktan kendinizi alamıyorsunuz bir türlü. Ama hakkınızı yemeyeyim; gerçek olmasalar da, gerçeğe çok benzeyen adresler uyduruyorsunuz her defasında. Mesela zarfıma yazmış olduğunuz adrese ben bile inanacaktım neredeyse. Neyse ki, hayatın gerçekleri, hayallerin uzun boylu yaşamasına izin vermiyor. Neyse ki gölgeler hiçbir adreste ikamet etmiyor. Siz pek ayırdında olmasanız da, mektubunuz olarak ben gerçeğe sadakatimi kaybetmeyip, bir bumerang gibi hayallerinizi iade etmeyi başarabiliyorum. Yoksa işiniz daha da zor olabilirdi. Her insanın zaman zaman gerçeğe toslamaya ihtiyacı vardır. Bana inanın; sağınızda solunuzda küçük yaralar bereler açsa da, gerçek bu dünyada taşlanacak en emniyetli şeydir. Sizin hayatınızda daha heyecan verici bir misyonum olsun isterdim tabii; ama bir iade-i mektup olarak da sizin iyiliğinizi gözettiğimden hiç şüpheniz olmasın. Keşke elimden gelmiş olsaydı da, sayfalarım üzerine ilk harfleri kondurmak üzere kalemi elinize aldığınızda gerçeği kulağınıza fısıldayabilmiş olsaydım. Ama hayatın bir döngüsü var biliyorsunuz, biz ne kadar değiştirmeye çalışırsak çalışalım, her şey sonunda olacağına varıyor. Neyse, lafı uzatıp kederin yüzünüze vuran karanlığını daha fazla koyultmayayım. Yayından çıkan bir ok gibi muhayyel bir adrese postalanmış bir mektup olarak kendimi size iade ediyorum. Gölgelere kapılarak gerçeği kendinizden uzaklaştırmıştınız. Şimdi ben, sadece mektubunuz değil, bir bakıma gerçeğin de iadesiyim size. Hoyrat bir telaşla geri dönerken hayallerinizin kırılmasına sebep olduysam, beni lütfen affedin.

30 Temmuz 2010 Cuma

Schrodinger'in kedisi ve İnanç


Uzunca bir zamandır beynimde dolaşan birkaç sözcük var, bir yolunu bulup ilkfırsattta bunları biryerlere aktarmak istiyordum. Modern fizik veya schrödinger'in kedisi hakkında cümleler kurarken birden aklıma takıldı. Işık hem dalga hem de parçacıktı. kedi hem ölü hem de yaşıyordu. Peki sonucu ne belirliyordu? Konuya bakışın, olayı gözlemleme şeklin.

Eğer sen Işığın dalga olduğunu ispatlamaya çalışacaksan noktasal ışık kaynağını çift deliktengeçireceksin ve sonucun şaşmaz bir biçimde dalga olduğunu göreceksin, parçacık olduğunu ispatlamaya çalışıyorsan ışığı altın plakaya gönderip yük farkından parçacık olduğunu ispat etmiş olacaksın. Bu taamiyle sana bağlı ama aslında ışık her iki durumu da bünyesinde barındırıyor sen ne taraftan bakcağını seçmelisin.

Deistlerle ateistlerin fikir mücadelelerinde her iki tarafında fikrinin değişmemesinin sebebi belki de bundandır. tanrının varlığı konusunda varılabilecek nihai nokta tanrının iradesinin olmadığı sonucuysa ve bu sonuçla iradesiz bir varlık tanrı olamaz düşüncesinin hakim olabileceği bir ateistin karşısına bigbang'den ve simetrik düzenli bir evrenden sözeden deistin haklılığı yadsınamazken ikisinin de geçerli olduğunu görürüz ki bu noktada inanmak veya inanmamak bir seçim meselesidir. sınırları olan bir evrende sınırları olan bir duyu kabiliyetlerimiz ve sınırlı bir akıl ile sınırsız (belirsiz) bir varlığı tartışıyoruz.

olaya ortalama baktığında her iki tarafında kozları eşit, Olaya baktığın yerden inanmak veya inanmamak sonucuna ulaşıyorsun. İmtihan bu noktada başlıyor kozlar eşit iken sen hangi tarafı seçiyorsun?