6 Eylül 2010 Pazartesi

Yazmak - Yaşamak


Dün gece ben ve vicdanım kafa kafaya vermiş, aşktan, sevgiden ve bu duyguların bendeki yansımaları üzerine uzun uzun konuştuk. Ben sevginin aşka kıyasla daha derin ve yoğun olduğunu savunuyordum.
Sevginin oluşabilmesi için bir paylaşım sürecinin gerektiğini savunuyordum.
Sevgi kolayca ulaşılabilir bir yerde değildi bence, çok emek gerektirirdi.
Bıkıp usanmadan aynı şeyi farklı sözcüklerle anlatmaya çalışıyordum yani kendimi tekrarlayordum.
Karşımda alay dolu bir gülümsemeyle beni dinleyen vicdanım, kendinden emin bir tavırla; "Ya üstad, en güzel aşk şiirlerini kim yazmıştır sence?" dedi.
Bu konuda hiçbir çelişkim yoktu ve vicdanımda benim kadar iyi biliyordu cevabımı: "Tabi ki aşık olmayanlar, olamayanlar." Bu soruyu anlamlandıramadım, nereye varmak isteğini tahmin edemiyordum.
Benim bu şaşkınlığımı yüzümden okumuş olacak ki,
gülümsemesini yüzünden hiç eksik etmeden devam etti:
"Sen sürekli aşk ve sevgi üzerine konuşuyorsun, hatta yazılar yazıyorsun değil mi?.
'Ahkam kesmeyi sevmem' diye başlayan yazılar; ahkam kesiyor musun? Acaba diyorum,
senin sevmekle ilgili bir problemin olabilir mi? Yani aşık olamayanların aşk şiiri yazması gibi,
seninde sevgi üzerine bunca kafa yormanın nedeni ..."
.......................................................
Artık duymuyordum, sersemlemiştim. O olanca sevimliliğiyle kırmadan, yıpratmadan beni bana anlatıyordu.
Kabul etmekten hiç hoşlanmayacağım bir gerçekle yüzyüze gelmiştim. Bu kadar süre bunu görmemeye çalışmış,
kaçmıştım ve artık kaçmanın bir anlamı yoktu.
Yüzleşmeliydim.
Kafamda 'Sevgili Vicdan'ımın söylediklerini temellendiren örnekler uçuyordu:

Gabriel Garcia Marquez'in "Yüzyıllık Yanlızlık" adlı romanını okurken
ilk kez kez böyle bir soru belirmişti kafamda
ama bu sorunun beni rahatsız etmesine izin vermeden
"Yok canım, ben sevebiliyorum" deyip unutmaya çalışmıştım. Romanda, anne Ursula ölümüne yakın, oğlu Albay Aoerleno(?) nun hayatında hiçkimseyi sevemediğini farketiyordu.
Oysa oğlunun sevgi dolu olduğunu düşünmüştü hep. Artık inkar etmenin pek faydası da yoktu.
Sevemediğimi insanların anlamaması için büyük bir çaba harcadığımı farkettim.
Sevdiğimi söylediğim insanlara karşı kendimi borçlu
ve sorumluluk duygusundan daha fazla bir şey hissetmemiştim. Onlara tutkuyla bağlanmıştım. Ama bu tutku aşkı yoğun hissetmekten daha çok,
kendime ve çevreme sevebildiğimi, sevgi dolu olduğumu gösterme hırsı olduğunu şimdi anlıyorum.
Filmlerden,
kitaplardan öğrediklerimi kusursuz bir rolle onlara sununyordum ve kimse bunu anlamıyordu.
Bu oyuna o kadar inanmıştım ki mutsuzluğumu bastırıyor ve inkar ediyordum.
Herkesi kandırabilirdim ama ya "Sevgili Vicdan"ımı nasıl kandırabilirdim!
Çevremdeki insanlar benim sevgi dolu bir insan olduğumu söylerken,
sevinçten uçuyordum ama bu sevinç başarılı bir oyun sergilemenin verdiği duygu yoğunluğundan
başka bir şey değildi. Ama yanlız kalınca,
sevincimin beni çoktan terkettiğini farketmem çok zamanımı almıyordu.
Nazım'ın"...Ben artık şarkı dinlemek değil,
şarkı söylemek istiyorum..."
dizeleri dilime dolanıyor.
Ben artık oyun oynamak istemiyorum, yaşamak istiyorum.
Acaba insanlara bunu itiraf etsem bana çok kızarlar mı? Daha da kötüsü, incitiğim bir sürü insan şimdi beni affeder mi?
Onlara bunu bilmeden yaptığımı söylesem işe yarar mı? Eksikliğini kabul etmeyen her insan bir savunma mekanizması geliştirir,
benim gibi. Evet ben sevgiyi kutsallaştırıp, ulaşılmaz bir rafa koydum.
Çünkü insanlara sevemediğimi söyleyemezdim. Çünkü bunu kendime bile itiraf edemiyordum.
Birisi bana sevgisiz dediğinde; sevginin çok kutsal ve kolay kolay ulaşılmaz olduğunu söyleyip,
kendi eksikliğimi perdelemekti amacım.
Ama artık kabul ediyorum, sevme özürlü bir insanım ben,
kötü değilim belki ama sevgi akmıyor yüreğimden...
Beni böyle kabul eder mi dünya, bilmiyorum? Bu bir hastalık mı, onu da bilmiyorum.
Ama kitaplardan okuduklarımı, filmlerden seyrettiklerimi hissedebilmeyi çok isterdim,
istiyorum... Sevgi dolu bir dünyada yaşamayı çok isterdim, istiyorum.

2 Eylül 2010 Perşembe

NELERE AĞLIYORUZ


Deve tellal, pire berber iken, bakkalların marketleşmediği, terzilerin konfeksiyonlara yenik düşmediği, tuhafiyecilerin köşe başlarından eksik olmadığı zamanlarda, her kırk yıllık esnafın duvarında iki solgun resimden biri mutlaka bulunurdu. İlki peşin çalışan besili tüccar ile veresiye verip iflas bayrağını çekmiş bedbaht tüccarı kıyaslayan acımasız kapitalist geçiş dönemi tablosuydu. Diğer tablo da ticaretini daha kadim bir hissiyata bağlayan kanaatkar esnaf dükkanlarının duvarlarını süslerdi ve küçük masum bir çocuk ve onun gözlerinden süzülen bir damla gözyaşını resmederdi.
Rahatlıkla söyleyebilirim; mazi menzili geniş her Türk çocuğu, bu iki resmi hafızasının bir köşesinde mutlaka saklıyordur ve ben uzun uzun anlatmaya başlamadan önce hemen hatırlamıştır. Tüccar tablosu özellikle 80'li yılların sonrasında bindiğimiz çılgın libarelleşme dolambacının hızında demode kalıp cemiyet hayatımızdan çekildi. Ama "ağlayan çocuk", yakın zamanlara kadar kâh kartpostal olarak, kâh kamyon pencerelerinde, kâh henüz metropollük karambollerine kapılmamış bağrı yanık vilayetlerimizin otogarlarında, kıraathanelerinde, karanlık otel duvarlarında kendine yer bulmaya devam etti. Ne olarak? Galiba nesiller boyu okunmuş bütün o Kemalettin Tuğcu romanlarındaki acıklı kahramanların toplamı olarak... Yani bir nevi Meçhul Merhamet Anıtı olarak... İnsanımızın kuru hayat koşturması içinde bir türlü alıp baş köşeye oturtamadığı ve içinde kilitli kalan masumiyet çocuğu olarak...
Hayatta hiçbir şeyin tesadüfen olmadığına inanıyoruz. Elbette bu yazıda Kemalettin Tuğcu ismi de tesadüfen geçmiş değil... Son iki kuşağı bir tarafa bırakırsak; bu topraklarda büyüyen çocukların en az iki çeyrek yüzyıldır hayır ve merhamet bilincine ermelerinde, üstad Kemalettin Tuğcu'nun payı çok büyüktür. O çocuklardan biri benim, herhalde sizlerin arasında benim gibi çok sayıda başka örnek de vardır. Yazdığı tam 211 adet çocuk kitabı edebiyat localarında farklı değerlendirmelere tabi tutuluyor olsa da, zannımca Kemalettin Tuğcu kalemini hayırlı işlerde kullanmış, çocuklara sadece iyilikleri değil, okumayı da sevdiren değerli bir insandır. Çocukluğum boyunca sayısız kitabını okuyarak kendisinden iyilik ve kötülük ayrımına dair çok değerli şeyler öğrendim. Yine onun sayesinde kalbimde hep iyileri tutan, İyilerin yanında olan, haksızlığa karşı doğruluğu ve dürüstlüğü savunan bir küçük insaniyet mekanizması oluştu. Kendisini rahmetle anıyorum.
Öte yandan Kemalettin Tuğcu kitaplarının milletimizin duygusal bamtelini yakalama başarısını da her zaman hayranlıkla anarım. Yoksulların, yalnızların, üşümüşlerin, hastaların, haksızlığa uğramışların gelip ısındığı köprü altı ateşi olmuştur bütün o kitaplar... Bugün geceleri dolduran tinerci çocukların, evsiz yaşlıların ve diğer bütün düşkünlerin görülmek istemeyen koskoca bir toplumsal ağırlık gibi algılanmalarının nedeni, biraz da belki bütün o Kemalettin Tuğcu kitaplarının tedavülden kalkmış olmasıdır. Belki sadece bu değildir sebep, ama biraz da budur yani.
Gözyaşı tarihimizin masumiyet sayfalarına ağlayan çocuk resmi ve Kemalettin Tuğcu külliyatına ek olarak bir de Ayşecikli Ömercikli bütün o yürek burkan Yeşilçam kordelalarını eklemek yerinde olur. Elbette halk kültürünün sayısız başka unsuru da bu listeye eklenebilir. Yıllar öncesinde pazar yerlerinde satılan iki yapraklık ağıt mecmuaları, bizzat ağıt geleneğinin kendisi, askerlik ve gurbetle ilgili hemen her şey, ağlamaklı şarkılar, gazete haberleri, tefrikalar, vs...

GELELİM GÖZYAŞININ SEKTÖREL VAZİYETLERİNE
Dikkat ettiyseniz milletimizi ağlatan evvel zaman malumatları, özünde insan ruhunun hassasiyetlerini dikkate alan gayretlerin ürünü olarak ortaya çıkıyor. Oysa kişi başına gözyaşı hasılamızın çok daha fazla olduğu bugünler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Popüler kültür araçlarının çeşitlenmesi, popülaritenin nicel bir tabiata sahip olması ve nihayetinde popüler olanın piyasalanması şeklinde özetleyebileceğimiz süreç, her şeyi doğallığından arındırırken, gözyaşını da malesef rahat bırakmadı. İnsanı etkileyebilen her şeye ticari bir ihtirasla yaklaşıldığı gibi, gözyaşı oltaları da hemen toplum denizine atılmaya başlandı. Çünkü bir şeyi popüler kılmak için, İnsanların dikkatini o şeyin üstüne çekmek gerekiyordu. Güldürerek, şaşırtarak, korkutarak, ağlatarak, yani nasıl olursa olsun... Önce haberler değişti, sonra haber bültenleri değişti, sonra reality showlar çıktı, Reha Muhtar çıktı, incelik bakımından asla Yeşilçam'la karşılaştıramıyacağımız zırıl diziler çıktı, aşk-evlilik üçgeninde şekillenen programlar, şiir kasetleri, ve gözyaşı geceleri falan çıktı. En son da bunların üstüne tüy dikmek üzere insan laboratuarı şeklindeki bütün bu starlı- sevdalı yarışmalar çıktı. Artık millet olarak her gece televizyonlarımızın başına toplanıp kimin kiminle evlenip evlenmeyeceğini, kimin kimi eleyip eleyemeyeceğini izliyoruz. Elbette her yanından önce yüze makyaj yapıldığı gibi, duygulara da yapılıyor. Ekranlarda bilmem kaçıncısı yapılan kıytırık bir yarışmada şöhreti sürçen oğlanlar ve kızlar hıçkıraraktan Anadolu'yu yavru vatan Kıbrıs'ı Balkanları ve bizim Asya'yı zangırdatıyor. yediden yetmişe oturup onların her seyir gecesine eşit ölçekte paylaştırılan konsantre gözyaşı nöbetlerini izliyoruz. Starlar ağlıyor, jüriler ağlıyor, ekranların başında sevgili seyirciler ağlıyor da ağlıyor. Peki niye? neden böyle millet olarak topluca ağlama nöbetlerine giriyoruz? Canımızı acıtan nedir? Bir yarışmacı elendiği için! Vay vay vay! Ne acı ama! Bu ülkede insanlar geceleri sokakta kaldıkları için donuyor! İlkokula gitmesi gereken minicik çocuklar tiner belasının elinde kavruluyor! yoksulluk haneleri sarsıyor! Yanı başımızda zalimler mazlumlara işkence yapıyor! Hiçbirimiz bunlara ağlamıyoruz! Her gün bu büyük acılarla yüz yüzeyiz ama ağlamıyoruz! Biz adı birbirinden gıcık birtakım star adaylarının sığ ötesi duygusallıklarına, ciddiyetsiz gözyaşlarına, boş kederlerine ağlıyoruz. Yani gözyaşlarımızdan baloncuk yapıyoruz.Böyle ağlayacaksak hiç ağlamayalım beyler bayanlar! Sadece gülelim ağlanacak halimize!