2 Eylül 2010 Perşembe

NELERE AĞLIYORUZ


Deve tellal, pire berber iken, bakkalların marketleşmediği, terzilerin konfeksiyonlara yenik düşmediği, tuhafiyecilerin köşe başlarından eksik olmadığı zamanlarda, her kırk yıllık esnafın duvarında iki solgun resimden biri mutlaka bulunurdu. İlki peşin çalışan besili tüccar ile veresiye verip iflas bayrağını çekmiş bedbaht tüccarı kıyaslayan acımasız kapitalist geçiş dönemi tablosuydu. Diğer tablo da ticaretini daha kadim bir hissiyata bağlayan kanaatkar esnaf dükkanlarının duvarlarını süslerdi ve küçük masum bir çocuk ve onun gözlerinden süzülen bir damla gözyaşını resmederdi.
Rahatlıkla söyleyebilirim; mazi menzili geniş her Türk çocuğu, bu iki resmi hafızasının bir köşesinde mutlaka saklıyordur ve ben uzun uzun anlatmaya başlamadan önce hemen hatırlamıştır. Tüccar tablosu özellikle 80'li yılların sonrasında bindiğimiz çılgın libarelleşme dolambacının hızında demode kalıp cemiyet hayatımızdan çekildi. Ama "ağlayan çocuk", yakın zamanlara kadar kâh kartpostal olarak, kâh kamyon pencerelerinde, kâh henüz metropollük karambollerine kapılmamış bağrı yanık vilayetlerimizin otogarlarında, kıraathanelerinde, karanlık otel duvarlarında kendine yer bulmaya devam etti. Ne olarak? Galiba nesiller boyu okunmuş bütün o Kemalettin Tuğcu romanlarındaki acıklı kahramanların toplamı olarak... Yani bir nevi Meçhul Merhamet Anıtı olarak... İnsanımızın kuru hayat koşturması içinde bir türlü alıp baş köşeye oturtamadığı ve içinde kilitli kalan masumiyet çocuğu olarak...
Hayatta hiçbir şeyin tesadüfen olmadığına inanıyoruz. Elbette bu yazıda Kemalettin Tuğcu ismi de tesadüfen geçmiş değil... Son iki kuşağı bir tarafa bırakırsak; bu topraklarda büyüyen çocukların en az iki çeyrek yüzyıldır hayır ve merhamet bilincine ermelerinde, üstad Kemalettin Tuğcu'nun payı çok büyüktür. O çocuklardan biri benim, herhalde sizlerin arasında benim gibi çok sayıda başka örnek de vardır. Yazdığı tam 211 adet çocuk kitabı edebiyat localarında farklı değerlendirmelere tabi tutuluyor olsa da, zannımca Kemalettin Tuğcu kalemini hayırlı işlerde kullanmış, çocuklara sadece iyilikleri değil, okumayı da sevdiren değerli bir insandır. Çocukluğum boyunca sayısız kitabını okuyarak kendisinden iyilik ve kötülük ayrımına dair çok değerli şeyler öğrendim. Yine onun sayesinde kalbimde hep iyileri tutan, İyilerin yanında olan, haksızlığa karşı doğruluğu ve dürüstlüğü savunan bir küçük insaniyet mekanizması oluştu. Kendisini rahmetle anıyorum.
Öte yandan Kemalettin Tuğcu kitaplarının milletimizin duygusal bamtelini yakalama başarısını da her zaman hayranlıkla anarım. Yoksulların, yalnızların, üşümüşlerin, hastaların, haksızlığa uğramışların gelip ısındığı köprü altı ateşi olmuştur bütün o kitaplar... Bugün geceleri dolduran tinerci çocukların, evsiz yaşlıların ve diğer bütün düşkünlerin görülmek istemeyen koskoca bir toplumsal ağırlık gibi algılanmalarının nedeni, biraz da belki bütün o Kemalettin Tuğcu kitaplarının tedavülden kalkmış olmasıdır. Belki sadece bu değildir sebep, ama biraz da budur yani.
Gözyaşı tarihimizin masumiyet sayfalarına ağlayan çocuk resmi ve Kemalettin Tuğcu külliyatına ek olarak bir de Ayşecikli Ömercikli bütün o yürek burkan Yeşilçam kordelalarını eklemek yerinde olur. Elbette halk kültürünün sayısız başka unsuru da bu listeye eklenebilir. Yıllar öncesinde pazar yerlerinde satılan iki yapraklık ağıt mecmuaları, bizzat ağıt geleneğinin kendisi, askerlik ve gurbetle ilgili hemen her şey, ağlamaklı şarkılar, gazete haberleri, tefrikalar, vs...

GELELİM GÖZYAŞININ SEKTÖREL VAZİYETLERİNE
Dikkat ettiyseniz milletimizi ağlatan evvel zaman malumatları, özünde insan ruhunun hassasiyetlerini dikkate alan gayretlerin ürünü olarak ortaya çıkıyor. Oysa kişi başına gözyaşı hasılamızın çok daha fazla olduğu bugünler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Popüler kültür araçlarının çeşitlenmesi, popülaritenin nicel bir tabiata sahip olması ve nihayetinde popüler olanın piyasalanması şeklinde özetleyebileceğimiz süreç, her şeyi doğallığından arındırırken, gözyaşını da malesef rahat bırakmadı. İnsanı etkileyebilen her şeye ticari bir ihtirasla yaklaşıldığı gibi, gözyaşı oltaları da hemen toplum denizine atılmaya başlandı. Çünkü bir şeyi popüler kılmak için, İnsanların dikkatini o şeyin üstüne çekmek gerekiyordu. Güldürerek, şaşırtarak, korkutarak, ağlatarak, yani nasıl olursa olsun... Önce haberler değişti, sonra haber bültenleri değişti, sonra reality showlar çıktı, Reha Muhtar çıktı, incelik bakımından asla Yeşilçam'la karşılaştıramıyacağımız zırıl diziler çıktı, aşk-evlilik üçgeninde şekillenen programlar, şiir kasetleri, ve gözyaşı geceleri falan çıktı. En son da bunların üstüne tüy dikmek üzere insan laboratuarı şeklindeki bütün bu starlı- sevdalı yarışmalar çıktı. Artık millet olarak her gece televizyonlarımızın başına toplanıp kimin kiminle evlenip evlenmeyeceğini, kimin kimi eleyip eleyemeyeceğini izliyoruz. Elbette her yanından önce yüze makyaj yapıldığı gibi, duygulara da yapılıyor. Ekranlarda bilmem kaçıncısı yapılan kıytırık bir yarışmada şöhreti sürçen oğlanlar ve kızlar hıçkıraraktan Anadolu'yu yavru vatan Kıbrıs'ı Balkanları ve bizim Asya'yı zangırdatıyor. yediden yetmişe oturup onların her seyir gecesine eşit ölçekte paylaştırılan konsantre gözyaşı nöbetlerini izliyoruz. Starlar ağlıyor, jüriler ağlıyor, ekranların başında sevgili seyirciler ağlıyor da ağlıyor. Peki niye? neden böyle millet olarak topluca ağlama nöbetlerine giriyoruz? Canımızı acıtan nedir? Bir yarışmacı elendiği için! Vay vay vay! Ne acı ama! Bu ülkede insanlar geceleri sokakta kaldıkları için donuyor! İlkokula gitmesi gereken minicik çocuklar tiner belasının elinde kavruluyor! yoksulluk haneleri sarsıyor! Yanı başımızda zalimler mazlumlara işkence yapıyor! Hiçbirimiz bunlara ağlamıyoruz! Her gün bu büyük acılarla yüz yüzeyiz ama ağlamıyoruz! Biz adı birbirinden gıcık birtakım star adaylarının sığ ötesi duygusallıklarına, ciddiyetsiz gözyaşlarına, boş kederlerine ağlıyoruz. Yani gözyaşlarımızdan baloncuk yapıyoruz.Böyle ağlayacaksak hiç ağlamayalım beyler bayanlar! Sadece gülelim ağlanacak halimize!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder