
Dün gece ben ve vicdanım kafa kafaya vermiş, aşktan, sevgiden ve bu duyguların bendeki yansımaları üzerine uzun uzun konuştuk. Ben sevginin aşka kıyasla daha derin ve yoğun olduğunu savunuyordum.
Sevginin oluşabilmesi için bir paylaşım sürecinin gerektiğini savunuyordum.
Sevgi kolayca ulaşılabilir bir yerde değildi bence, çok emek gerektirirdi.
Bıkıp usanmadan aynı şeyi farklı sözcüklerle anlatmaya çalışıyordum yani kendimi tekrarlayordum.
Karşımda alay dolu bir gülümsemeyle beni dinleyen vicdanım, kendinden emin bir tavırla; "Ya üstad, en güzel aşk şiirlerini kim yazmıştır sence?" dedi.
Bu konuda hiçbir çelişkim yoktu ve vicdanımda benim kadar iyi biliyordu cevabımı: "Tabi ki aşık olmayanlar, olamayanlar." Bu soruyu anlamlandıramadım, nereye varmak isteğini tahmin edemiyordum.
Benim bu şaşkınlığımı yüzümden okumuş olacak ki,
gülümsemesini yüzünden hiç eksik etmeden devam etti:
"Sen sürekli aşk ve sevgi üzerine konuşuyorsun, hatta yazılar yazıyorsun değil mi?.
'Ahkam kesmeyi sevmem' diye başlayan yazılar; ahkam kesiyor musun? Acaba diyorum,
senin sevmekle ilgili bir problemin olabilir mi? Yani aşık olamayanların aşk şiiri yazması gibi,
seninde sevgi üzerine bunca kafa yormanın nedeni ..."
.......................................................
Artık duymuyordum, sersemlemiştim. O olanca sevimliliğiyle kırmadan, yıpratmadan beni bana anlatıyordu.
Kabul etmekten hiç hoşlanmayacağım bir gerçekle yüzyüze gelmiştim. Bu kadar süre bunu görmemeye çalışmış,
kaçmıştım ve artık kaçmanın bir anlamı yoktu.
Yüzleşmeliydim.
Kafamda 'Sevgili Vicdan'ımın söylediklerini temellendiren örnekler uçuyordu:
Gabriel Garcia Marquez'in "Yüzyıllık Yanlızlık" adlı romanını okurken
ilk kez kez böyle bir soru belirmişti kafamda
ama bu sorunun beni rahatsız etmesine izin vermeden
"Yok canım, ben sevebiliyorum" deyip unutmaya çalışmıştım. Romanda, anne Ursula ölümüne yakın, oğlu Albay Aoerleno(?) nun hayatında hiçkimseyi sevemediğini farketiyordu.
Oysa oğlunun sevgi dolu olduğunu düşünmüştü hep. Artık inkar etmenin pek faydası da yoktu.
Sevemediğimi insanların anlamaması için büyük bir çaba harcadığımı farkettim.
Sevdiğimi söylediğim insanlara karşı kendimi borçlu
ve sorumluluk duygusundan daha fazla bir şey hissetmemiştim. Onlara tutkuyla bağlanmıştım. Ama bu tutku aşkı yoğun hissetmekten daha çok,
kendime ve çevreme sevebildiğimi, sevgi dolu olduğumu gösterme hırsı olduğunu şimdi anlıyorum.
Filmlerden,
kitaplardan öğrediklerimi kusursuz bir rolle onlara sununyordum ve kimse bunu anlamıyordu.
Bu oyuna o kadar inanmıştım ki mutsuzluğumu bastırıyor ve inkar ediyordum.
Herkesi kandırabilirdim ama ya "Sevgili Vicdan"ımı nasıl kandırabilirdim!
Çevremdeki insanlar benim sevgi dolu bir insan olduğumu söylerken,
sevinçten uçuyordum ama bu sevinç başarılı bir oyun sergilemenin verdiği duygu yoğunluğundan
başka bir şey değildi. Ama yanlız kalınca,
sevincimin beni çoktan terkettiğini farketmem çok zamanımı almıyordu.
Nazım'ın"...Ben artık şarkı dinlemek değil,
şarkı söylemek istiyorum..."
dizeleri dilime dolanıyor.
Ben artık oyun oynamak istemiyorum, yaşamak istiyorum.
Acaba insanlara bunu itiraf etsem bana çok kızarlar mı? Daha da kötüsü, incitiğim bir sürü insan şimdi beni affeder mi?
Onlara bunu bilmeden yaptığımı söylesem işe yarar mı? Eksikliğini kabul etmeyen her insan bir savunma mekanizması geliştirir,
benim gibi. Evet ben sevgiyi kutsallaştırıp, ulaşılmaz bir rafa koydum.
Çünkü insanlara sevemediğimi söyleyemezdim. Çünkü bunu kendime bile itiraf edemiyordum.
Birisi bana sevgisiz dediğinde; sevginin çok kutsal ve kolay kolay ulaşılmaz olduğunu söyleyip,
kendi eksikliğimi perdelemekti amacım.
Ama artık kabul ediyorum, sevme özürlü bir insanım ben,
kötü değilim belki ama sevgi akmıyor yüreğimden...
Beni böyle kabul eder mi dünya, bilmiyorum? Bu bir hastalık mı, onu da bilmiyorum.
Ama kitaplardan okuduklarımı, filmlerden seyrettiklerimi hissedebilmeyi çok isterdim,
istiyorum... Sevgi dolu bir dünyada yaşamayı çok isterdim, istiyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder