25 Kasım 2014 Salı

Hayatın Faturası

Kapı çalınıyor ve her gün hayatın yeni bir faturası uzatılıyor elimize.
Kullandığımız zamanın, kırılmış hayallerin, kaçırılmış fırsatların, kaybedilmiş yakınlıkların, eskitilmiş tazeliklerin, söylenmemiş sözlerin ve bizi eksilten daha bir çok şeyin maliyetleri bir döküm olarak sunuluyor o faturada. Bir vezneye ya da bir banka şubesine giderek ödeyebileceğimiz bir bedel değil üstelik bedel hanesinde yazılı olan. Daha büyük bir maliyeti var bize bu hayat sarfiyatının. Gelecek zamanımızla, uykusuz gecelerimizle, bitmeyen pişmanlıklarımızla, içimizi sızlatan ağırlıklarla kırgınlıkla ve yorgunluklarla çok uzun süren bir ödeme planı konuyor önümüze.
Bütün hesapları kapatıp, her şeye yeniden abone olmak geliyor insanın içinden. Ama yok, bunu yapabilmenin bir yolu yok! Ağızdan çıkmış bir söz, havaya bırakılmış bir soluk gibi geri çevrilemez bir kaderi var yaşadıklarımızın. Yaşarken her şeyin bedava olduğunu, sahip kılındıklarımıza karşılık bizden hiç bir bedel istenmedini zannediyoruz. Kapılarına faturalar gönderilmeye başlanmış olanların uyarıları bir kulağımızdan giriyor, diğerinden çıkıyor. Her zindeliğin bir yorgunlupu olduğunu düşünemiyoruz. Her yanan mumun eridiğini aslında...
İç burkucu bir kurgusu var bu insanlık hikayesinin. Faturalarını zamanında ödemeye yetecek bir tutumluluk bilincine vardığında, yeni sarfiyatlar kışkırtacak enerjisi kalmamış oluyor insanın. Birikmiş ödemeler kesmiş oluyor iflahını, heyecanını...
Cebimizde ne biriktirdiysek veriyoruz faturaları geciktirmemek için... Günlerimizin ışığı tamamen sönmesin, zamanımızın feri tümden solmasın diye... Yetmiyor hayallerimizi de veriyoruz. Yetmiyor yeni ihtimallerini de gözden çıkarıyoruz günlerin. Ama yine yetmiyor. Bu yetmezlik hali her köşesini kaplıyor gelecek zamanın. Bir yetmeme, yetişememe kaygısıyla doğuyor, batıyoruz.
Bu gün yeterince uzun değil! Bu saat tam bir saat değil. Biri anlarımı tırtıklıyor olmalı. Biri günlerimi kısaltıyor belki de. Biri saatlerimin içini boşaltıyor gizli gizli. Yaptığım hiçbir planı sığdıramıyorum zamanın boşluklarına. Öyle bir izdiham yaşanıyor ki günlerin gidişatında, insanın hayallerini koyabileceği bir tek yer bulunmuyor. İnsan hayallerini sürekli cebinde taşıyamaz ki! Hayaller hayata iliştirilmeli! Hayaller güneşi görmeli! Güneş hayalleri görmeli! Ben hayallerimi güneşle oynaşırken görmeliyim! Bu çorak mevsimle, bu bomboş insanlıkla nereye kadar?
Nereye kadar?
Kilitlerini kim açacak hayatlarımızın?
-Daha ne istiyorsunuz, size bildiğim her şeyi söyledim!
-Bilmediklerini de söylemelisin, belki gerçek oradadır!
Yandaki evin bahçesinde bir adam iğneyle kuyu kazıyor.
Her sabah erkenden bahçeye çıkıyor, güneş dağların arkasında kayboluncaya kadar durmadan kazıyor, kazıyor.
Bana sorarsanız ne uğraşı uğraşa benziyor, ne kuyusu kuyuya.
Ama zaman zaman şöyle düşünmekten de kendimi alamıyorum; Bu adamın günlerini dolduran bir uğraşı, o uğraşı yürütecek bir inancı var.
Benim hayatımda ise kendime ait ne bir yol, ne de bir kuyu ihtimali...
Bir gün dönüp baktığımda, o adamın iğnesiyle bana bir kuyusuzluk kazmış olduğunu fark etmekten korkuyorum.

21 Kasım 2014 Cuma

Ceplerimde büyüyen hatıralar

küçüktüm hatırlıyorum, dayımın kamyon kasasına bir mahalle insan doluşup gittiğimiz kır gezmelerinin dönüşünde, bütün gün çılgınca koşuşturmaktan yorulan bedenimi kendi haline bırakır, güneşi kaybolmuş lacivert gökyüzüne dikerdim gözlerimi.

Yaz gecelerinin başka hiçbir şeye benzemeyen bir bambaşkalığı vardır. Uzaklardan cırcır böceklerinin ya da başka kimbilir nelerin sesi varlığını havaya çiziktirir. Tatlı bir serinlik zamanın kol saatini kollayarak yavaş yavaş örter gündüzün kavurduğu hayatı. Herkesin bir parçası evinin dışındadır. İç avlularda, teraslarda, demirli balkonlarda, asmaların, söğütlerin, at kestanelerinin, mis gibi akasyaların ve ıhlamurların altındadır herkesin, herşeyin, her anın bir parçası... Hele bir kamyonun kasasında kırdan eve dönen bir çocuğun içinden, sallana kımıldaya gökyüzüne bakarken ve yıldızlarla birlikte sonsuzluğa doğru kayıp giderken... Buna benzeyen hiçbir başka derinlik bilmiyorum. Böylesine bir genişlik duygusuyla başka hiçbir yerde göz göze gelmedim. Başka hiçbir anında yaşamanın, böylesine masum bir hafifliğe bürünmedim.
Aradan çok zaman geçti. O kamyonun kasasında bir kır gezmesine gitmeyeli yıllar oldu. Gitmeye kalksam, biliyorum, ya o kırlar orada olmayacak, ya o çocuk öylesine çılgın koşuşturamayacak. Dönmeye kalksam sonra, yorgun bedenimi hiçbir sallantı ondurmayacak, hiçbir yaldız, hiçbir gökyüzünü izi sıra sonsuzluğa kaydırmayacak.
Söyledim ya, o derinlik, o genişlik, o serin lacivert yaz geceleri, hayatın başka bir cebindeydiler. Bazen zaman, hafızamın içinden tutup getirdiği rivayetlerle, gökyüzünden kayıp giden yıldızlar gibi geçip gidiyor önümden. Böyle şeyleri hatırlayabilmekle, bize kalan son saadet fırsatlarını kullanmış oluyoruz muhtemelen. Geçmişin küçük kayda gelmez parçalarını neredeyse dokunabilecek kadar yakında hissetmesi insanın ve elini dolaştırması bu ipeksi hatıraların teninde... elle de yanılacaksa eğer insan, evvel zamanı bir serap olarak kalbinin ceplerinden birinde bulmakla yanılmalı.
Şimdi de kayıyor yıldızlar gökyüzünden zaman zaman. Ama artık onlar yıldız değil, daha çok bir göktaşı... Kayan yıldızların rotasını kaybetmiş göktaşları olduğunu keşfetmekle ne elde ettik acaba insanlık olarak? Herşeye o kadar çok isim verdik, her şeyi o kadar çok tanımladık ki, hayal gücümüzle yapabileceğimiz hiçbir şey kalmadı. Herşeyin bir açıklaması, herşeyin fiziki bir izahı var. Yağmur bulutları nasıl oluşur, deniz nasıl buharlaşır, tohum nasıl çatlar, çayır nasıl yeşillenir, insan nasıl çürümeye başlar?
Yakından bakınca bütün bu açıklama çabalarının, hayatı, gökyüzünden kayan yıldızlara uzun uzun bakarak vakit geçiren küçük çocuklardan ve onların masum meraklarından kaçırmak için düşünülmüş kötülükler olduğunu görüyorum.
Hiçbir okul, bir çocuğa gökyüzüne bakmakla öğrenebileceklerinden daha fazlasını öğretemez!
Biliyorum uzay sonunun nerede başladığı bilinmeyen kocaman bir boş¬luk. Biliyorum kendi çevrelerinde ve birbirlerinin etrafında dönüp durmakta olan gezegenler var. Biliyorum o gezegenlerden en mavi olanının adı da dünya... Biliyorum bir çocuk bir kam¬yonun sallantılı kasasına uzanarak kır gezmelerinden dönerken uzun uzun gökyüzüne bakarsa, serin lacivert gökyüzüyle göz göze gelir.
Sonra an gelir, yıldızlar kayar.
Hayat oradadır, uzay, gezegenler, gökyüzü, kayan yıldızlar, hep oradadır.
Peki ya çocuk, peki ya insan,
peki o şimdi nerededir'

13 Kasım 2014 Perşembe

İMTİHAN

Biz insanlar, biz yaratılmış aciz insanlar sürekli bir imtihan içindeyiz.
Bazen dünya ile imtihan ediliriz. Sonu olmayan eğlencelik bir seyahat zannederiz dünyayı. Suların durulmadığını, çiçeklerin solmadığını, yaprakların zürgarla savrulup toprağa düşmediğini zannederiz.  Takvimlerin başdöndürücü eriyişinden kendi vademize dair sonuçlar çıkermayız. Gözümüz hayatın ışıltılı yalanıyla kamaşır durur. Ve hiç bitmeyeceğini sandığımız günler saatlere, saatler dakikalara, dakikalar saniyelere, saniyeler anlara kadar gerileyerek küçülür.m Bir kibrit sönmüş gibi söner hayatımız.
Bazen ölüm ile imtihan ediliriz. Koca bir karanlık olup her yeri kaplar ölüm. Bütün adımlarımızın önüne çıkar. Çıkışsız bir dehlizde yada dipsiz bir kuyuda yapayalnız olduğumuzu düşünürüz. Hayata dair bütün tadlar acılaşır, hayata dair bütün anlamlar boşalır. Hayata dair bütün görüntüler ölümün karasına bulanır. Sıkılırız, neden yaşadığımızı unutacak kadar sıkılırız. Sıkılarak çoğaltırız ölümün adını. Ve daha yaşarken ölü toprağı serilir üstümüze.
Bazen insanlığımızla imtihan ediliriz. İrademizden kılıçtan keskin sırtında bir ömür yürümenin ağırlığı çöker omuzlarımıza. İnsan olmaktan yoruluruz, insansız olmaktan yoruluruz. Aldığı nefesin hakkını veriyor olmak yakamıza yakışan dünyeviliği bir kalemde silebilmektir çoğu zaman. İçimize çektiğimiz havanın, ateşimizi söndürdüğümüz suyun ve avuçlarımızda kenetlediğimiz toprağın helalliğini almak için bitmez tükenmez bir savaşın içinde debelenip dururuz.
Bazen parayla imtihan ediliriz. Dünyanın üzerinden çıkarılması en güç lekedir para. Kör edici cazibesiyle kasıp kavurur ruhumuzu. Çoğumuz korkarız güzel yoksulluğumuzun bir köşede paranın muhteris gözleriyle karşılaşmasından.
Bazen aşkla imtihan ediliriz. İnanamayız dünyanın bu kadar çok renk taşıdığına. Duyguların çekim gücüne kapılır, gözükara bir koşunun çukurlarla dolu patikasına vururuz yüreğimizi. En çıplak, en savunmasız halimizle... Sonra renkler tükenir, çiçekler solar. Dünyanın en ıssız bahçesinde tek başına üşürken buluruz kendimizi.
Bazen kaybettiklerimizle imtihan ediliriz. Elimizden kayıverenle, yanımızdan gidiverenle, içimizden çıkıverenle yanar kavruluruz. Hayatın son adımını attığımızı, her şeyin tükendiği vakte ulaştığımızı düşünürüz. Kaybettiklerimiz, kaybetmediklerimizin sıcaklığını arttırmak içindir oysa. Bu derin bilmeceyi asla çözemeyiz. Ölümün iki tarafa da açılan bir kapı olduğunu bir türlü aklımızda tutamayız.
Bazen kendimizle imtihan ediliriz. Yalanların en ustalıklı olanlarını söylememiz gerekir kendimize. Kurguların en kurnazcasıdır, benliğimize kabul ettirebileceğimiz rivayet. Ne kadar az konuşursak kendimizle, o kadar büyük bir yalan kurarız cümlelerden. Çoğu zaman kendimizle imtihan ediliriz. Ve bu en zorudur imtihanların.  

2 Kasım 2014 Pazar

HIZLA GEÇEN ZAMAN

İnsanlar birbirlerine zamanın ne kadar hızlı geçip gittiğini söyleyip duruyorlar ama gerçekte hiç kimse bu hızın çok da fazla idrakine varamıyor. Ben eskiye dair özlemlerimi biriktirdiğim hafıza çuvalının büyümesinden anlıyorum zamanın akıl almayacak bir hızda geçip gittiğini. Yine de kendini şanslı hissetmesi gerekenler arasında olduğumu düşünüyor ve seviniyorum. Eski hayat diye esaslı bir şey vardı ve ben onu bugün burnumun direğini sızlatacak bir harbilikte yaşadım. Evet, belki bir harikalar diyarı değildi ama bugünlere bakınca insan o günleri gördüğüne şükrediyor. "Yahu bu domateslerin de hiç tadı kalmadı, nerde o eski domatesler!" hayıflanmasının bir ucundan tutabilen kuşaklara mensup olmak, hakikaten bir saadet. Aslında domatesin yerine hangi kelimeyi koysanız, bu cümle yine de doğru geliyor kulağa. Tabii eski hayatı sadece büyüklerinin bezdirici hayıflanmaları dolayısıyla tanıyan yeni kuşaklar için çok cazip muhabbetler değil bunlar. Onlar millet olarak ve insanlık olarak neleri kaybetmiş olduğumuzun pek farkında olmadıklarından, beş kuruş etmez yeni hayatı bir halt sanıyorlar. Yok teknoloji ilerliyormuş, yok bireyler bilinçleniyormuş, yok dünya küçülüyormuş!.. Bunların hepsi mavra; ama gözünü açıp bilgisayar ekranını görmüş zamane gençleri için zaten gerçeklik hissine sahip olmak gibi bir mecburiyet yok.
Artık buradan asıl mevzuya bir ani geçiş yapayım, yoksa benim bu eski hayat sayıklamalarımın sonu gelmez. Asıl mevzu şu; eskiden sosyal hayatın okkalı bir kurumu olan komşuluk ilişkilerine sahip insanlardık, şimdi kalabalıklaşan dünyanın ortasında yapayalnızız. Sanırım biraz açmak icap ediyor: Demem o ki, bugünün insanı çevresini kuşatan gerçek bir sosyal hayata sahip değil. Elbette hepimiz bir çok insan tanıyoruz, hatta eskisinden daha çok... Ama bu tanışıklıklar hayatların birbiriyle tanışıklfğı anlamına gelmiyor. Eski hayatın evleri, asıl hayatın yaşandığı yerlerdi. Kişi kimliğini orada şekillendirirdi. Bir mahalle, bir semt, bir şehir kültürü vardı. Şimdi bu yok, şimdi içinde yaşanan evler, oturulan mahalleler, bulunulan şehirler birer ikametgah detayı olmaktan öte bir anlam ifade etmiyor. Çünkü artık hiç kimse evinde bir hayat yaşamıyor, evinin etrafına bir sosyal ilişkiler örgüsü örmüyor. En azından metropollerde durum böyle. Şehrin her tarafı dev apartmanlarla dolu, bir köy nüfusu kadar insan o beton kutularda alt alta üst üste istifleniyor. Şaşılacak şey, birbirinin bu kadar içine konumlandırılmış bu insan öbeklerinin birbiriyle hiçbir ilişkisi, iletişimi, daha önemlisi paylaşımı yok. Apartman kapısında birbirine "iyi bir gün" dileyebilenler ortalama sosyalleşme trendlerini allak bullak ediyor. Nerede eskinin o kapı tıklatmaları, açılınca "Evdeyseniz annemler bu akşam size gelecek" tatlılıkları... Efendim "Varsa bir fincan kahve ödünç alabilir miyiz, bizimki hiç kalmamış da" yaslanmaları. Hiçbiri yok, annem memleket alışkanlığı her sene vakti saati geldiğinde aşure tenceresini ocağa koyuyor, ben apartmanda dağıtmaya cesaret edemiyorum. Kanıksanmış bir soğukluk, bir yabancılık, bir uzaklık örülmüş insanlar, aileler, komşular arasına. Tuhaf şey; geçmişinde burun sızlatan komşu güzellemeleri olan bir adam olarak, bu komşusuzluk cehennemini ben de aşamıyorum. Çünkü burada yaşıyor olmanın kuralı artık bu, birbirimize dayanamıyoruz! Çünkü kendimize de dayanamıyoruz. Biz artık işine giden, işinden evine dönen, gece boyunca bir televizyon ekranının karşısına yığılıp kalan, hikayesi olmayan bir takım tanımsız organizmalarız artık.
Elbette konuştuğumuz, lakırdı ettiğimiz insanlar var. Ama onlar profesyonelce ev hayatımızın uzağında tuttuğumuz insanlar. Ailece tanışmıyor, ev hayatımızla birbirimizin önüne çıkmıyoruz. Bu durum zafiyetlerle dolu hayatlarımızı ört bas edebilmemize daha fazla imkan tanıyor. Zaten bu sınırı aştık mı sorun çıkıyor, eski insanlar gibi kaynaşma kabiliyetine sahip değiliz. Otobüste yanımıza oturan şahısla aramızda tek kelime geçmesin diye türlü numaralar çeken, türlü yolculuk kurguları geliştiren tipleriz. Konuşmaya asla aç değiliz, çünkü konuşacak bir şeyimiz yok. Sadece kendimizden, hayatımızdan, önümüze çıkmayan fırsatlardan, açılmayan kapılardan, kapımızı çalmayan zenginliklerden, döneme-diğimiz köşelerden nefret ediyoruz. Aslında hepsi aynı kapıya çıkıyor, biz kendi hayatımızdan, o hayatın içindeki her şeyden nefret ediyoruz. Çünkü başka bir yere, başka bir hayata, kıymetimizin bilindiği bir yerlere ait olduğumuzu vehmediyoruz. Bize göre biz, şu anda olduğumuzdan çok daha muhteşem bir şeyiz ve şu an sahip olduğumuzdan çok daha iyisini hakediyoruz. Peki neden? Böyle bir soru yok, böyle bir soru sormak, bugünün hayat tarzına kökten aykırı...

28 Ekim 2014 Salı

B İR İNSANLIĞIMIZ OLSA, ONU SEVSEK 

İnsan kendi hayatını severse, başkalarının hayatını da sevebilir. Kendini o hayatın sahibi hissederse o hayata kök salabilir. Kök salabilirse, etrafına bir sosyal hayat örebilir. Komşular edinebilir, mahallesine ısınabilir, uzun yıllar süren, mutlulukta ve kederde kader birliği içinde olabileceği insanlarla sıcak yakınlıklar kurabilir, onlara yaslanabilir. 
Bizim yapamadığımız işte bu! Eski 
hayatın insanları kanaatkar insanlardı; bu kanaatkarlıkları onların gönüllerini zengin kılıyordu. Hayattan ellerindekinden daha fazla bir şey istemiyor, ellerindekinin kıymetini de iyi biliyorlardı. Bu onları, bütün yoksulluklarına rağmen mutlu ve huzurlu kılıyordu. Biz ise doyumsuz insanlarız. Doyumsuzluklarımız bizi hesaplı insanlar kılıyor. Bu yüzden hesabımıza uymayan her şey canımızı sıkıyor. Bu yüzden başta kendimiz olmak üzere bütün insanlara öfkeyle, nefretle bakıyoruz. Hesaplılık ruhlarımıza fitne fesat tohumları da ekiyor. Bizde olmayana sahip olanlara tahammülümüz yok. Açıkça söylemesek de onların yanı başımızda yaşıyor olmalarına katlanamıyoruz. Aynı şeylerin onların içinden geçtiğini muhtemel gördüğümüzden -ki onların da içinden geçiyor sahici bir yakınlık kuramıyoruz. Bu yüzden komşumuz yok, profesyonelce ilişkiye daha müsait olan ve aslında hayata çok da etkisi olmayan işyeri bağlantıları kuruyoruz. Muhabbetimiz yeni zam oranları, amir çekiştirme, akşamki dizinin son bölümünde olan bitenden daha fazlasını aramıyor. Mesai bitiyor, kendi kabuğumuzun içinde kendi acziyetlerimizle kalakalıyoruz. Kimse bizi görmüyor ama maalesef biz kendimizi cascavlak görüyoruz. 

22 Ekim 2014 Çarşamba

İstasyonsuz gemi

O düğmeyi bulabilsem, zamanı biraz durdurabilsem, biraz düşünebilsem, belki de rahatlayacağım. Ama bulamıyorum. Zamanı durduramıyorum. Akıp giden günlerle birlikte akıp gidiyorum. Koşuşturmaktan yaşamaya fırsat bulamıyorum. Günleri birbiri ardına eklemekten kurtulamıyorum. Aralarından birini, bir pazartesiyi mesela, bir cumayı ya da çıkarıp alamıyorum. Biraz onunla vakit geçiremiyorum. Benim için özel bir pazartesi ya da bambaşka bir cuma olmalarını sağlayamıyorum. Tıpkı sürekli konuşan birinin hiçbir anlamlı cümleye sahip olamaması gibi, ben de bir tek anlamlı güne sahip olamıyorum. Böyle başka şeyler de var! Gitmek istiyorum ama gitmek için önce biraz durabilmem gerekiyor. Hiç duramadığım için gidemiyorum. Her şey o kadar birbirini izliyor ki!... Önce hiçbir şey yapmamayı başaramazsam, belki de hiçbir zaman istediğim şeyleri yapamayacağım. Her şey ucu ucuna eklendiğinde bitimsiz bir döngü çıkıyor ortaya. Şöyle bir şey: Sanki aklıma bir çok güzel şarkı geliyor; ama söylemekte olduğum şarkı hiç bitmediğinden, o şarkıları hiçbir zaman söyleyemiyorum. Uçsuz bucaksız bir istasyonsuzluğa terkedilmiş bir tren gibi çılgınca yol alıyorum karanlıklarda. Bu trenin içindekilere yolcu denebilir mi? Ya bu baş döndürücü döngüye yolculuk? Denemez. Hiçbir yere gitmiyor bu tren! Ya da hiçbir yere gidiyor! Ama nasıl olur, ben hiçbir yere giden bu trene bilet almadım ki!... Bindiğimi bile hatırlamıyorum aslında. Gözümü açtığımda bu trendeydim. Ya da gözümü kapadığımda.. Bu gerçekten bir tren mi? Gerçekten uzayıp gidiyor mu? Gerçekten hareket ediyor mu? Yoksa sadece içimden mi geçiyor hiçbir yere gitmeyen ya da sadece hiçbir yere giden bu tren? Bu trenden inmek için de zamanı durdurmak mı gerekiyor? Ama zamanı durduran düğmeyi bulamadım ki! Öyle bir düğmenin varolduğuna dair bir bilgiye de sahip değilim. Sadece olması gerekir diye düşünüyorum. Zamanı durduran bir düğme... İnilecek bir istasyon...
-Saatiniz kaç?
-Hiç.
Bu deniz neden sürekli burada duruyor? Dalgaları neden hep bu kıyıya vuruyor? Başka kıyı yok mu? Yoksa eğer başka kıyı, nereye gidiyor onca gemi? Nerede yitiyor onca gemi? Hep gemiler gidiyor, deniz burada kalıyor. Bir gün olsun takılmıyor peşine gemilerin. Beyaz köpüklerin... Azalarak biten neşeli tayfa seslerinin... Hayır gitmiyor peşine takılıp hiçbirinin... Ben kendimi bildim bileli buradan hiçbir yere gitmiyor bu deniz. Gözümü açıyorum hep bu deniz... Martılarla didişen hep bu deniz... Güneşi yutan hep bu deniz.. Mavinin dışında renk bilmeyen bu deniz... Bu adam neden sürekli burada duruyor? Neden dalgaların onu ürkütmüyor? Gideceği bir evi yok mu? yoksa eğer bir evi, nereye dalıp gidiyor gözleri? Nerede sönüyor o gözlerin feri? İçi çıkıp gidiyor, adam burada kalıyor. Bir gün olsun takılmıyor peşine hayallerinin. İçini ısıtacak ümitlerinin... Geçmişten gelen uğultulu seslerin... Hayır gitmiyor peşine takılıp hiçbirinin... Ben kendimi bildim bileli buradan hiçbir yere gitmiyor bu adam. Hangi dalgayla kıyıya vursam hep bu adam.. Hatıralarıyla didişen hep bu adam... Zamanı yutan hep bu adam... Sükûnet dışında ses bilmeyen bu adam...

-Denizi niye yakıyorlar?
-Gemileri yakmak için!

15 Ekim 2014 Çarşamba

Aklımıza gelen her konuda, bazen bizzat kendimizi bile şaşırtacak denli çok, gereksiz, içeriksiz ve sanki rölantiye alınmış bir tekerlek gibi beyhude konuşup duruyoruz. iki yakası bir araya gelmiyor konuştuklarımızın.
Belki bu kadar çok konuşmamız gerektiğine inanmasak, "konuşmak" fiilinin içini biraz daha anlamlı bir malzemeyle doldurabileceğiz. Bu gevezelik, dilin anlamlar üzerindeki seksek oyununu bozmakla kalmıyor; hıncahınç bir otobüsü boşaltmaya çalışan telaşeli yolcular gibi kelimeleri de duyulmaz hale getiriyor. Böyle olunca da, anlaşmak için elimizdeki tek silah olduğunu düşündüğümüz dilimiz; ürettikleriyle "konuşmak " sonucuna ulaşmaktan çok, çılgın bir gürültüyü çoğaltmak ve bir sağırlar diyaloğuna malzeme olmak dışında bir fonksiyon kazanamıyor. Zembereği boşalmış bir saat gibi boşa çalışıyor.
Bu noktada söylenmesi gereken ve belki de bu genel sağırlaşmanın ardına gizlenen bir başka problem daha var. Kurduğumuz ilk cümlede de değindiğimiz bu problemi biraz daha açmakta yarar olduğu fikrindeyim. Birbirimizi duymadığımız bir gerçek, Ama birbirimizi duyabilseydik; bu yine de bize konuşmamız için gerekli zemini hazırlamayacaktı. Çünkü biz aslında içini doldurma gayretini hiç göstermediğimiz kelime ve kavramlarla konuşuyoruz. Suni ve yaşamayan bir dilimiz var. Suni malzemelerle donattığımız; yaşamakla kazanılmamış ve bedeli ödenmemiş bir zihinsel dağarcığa sahibiz.
Hayatı dinlememek ve kendimizle konuşmamak gibi çok büyük iki suç işliyor, çok bağışlanamaz iki ihmal gösteriyoruz. Bunun doğal sonucu olarak ta bizi hayatla ve kendimizle buluşturacak bir dile sahip olamıyoruz. Sahici kelimelerimiz, sahici cümlelerimiz yok. Bu nedenlede dilin inanılmaz zenginliklerle dolu bahçesinde hiç kimseye randevu veremiyoruz. Anlamlar üzerinde eğlenceli seksek oyunları, saklambaçlar, kovalambaçlar oynayamıyoruz. Bu yeteneğe sahip değiliz. Suni dilimizle söylediklerimiz, koca bir gürültü olup hem dünyayı kirletiyor, hem de biçaresi olduğumuz ifadesizlik hastalığını gizliyor. Bizi durmadan konuşan dilsizlere çeviriyor.
Şunu kabul etmeliyiz; bir değer üretmeden isteyen ve eskiyen her mekanizma enerji kaybıdır. Bir şey kazanmadan enerjisini kaybeden her bünyede zaman içinde bir çürümeyle karşılaşır. İşte biz de sahici bir dille, içi dolu kelimelerle konuşmayı başaramadığımız için çürüyoruz. Dünyada yaşayan gölgeler gibiyiz. Dilsiz, ifadesiz... İçeriksiz ve karanlık bir 'yaşamak' taklidi yapıyoruz. Kuşkusuz bu tablo bizim kaderimiz değil! Buradan dönmenin bir yolunu bulmanın bir yolunu bulabiliriz. Öz'ü kaybettiğimiz yeri arayabiliriz. Ama önce dilsizliğimizi itiraf etmeliyiz. Kelimelerimizin taşıdığı anlamsız boşluğu ve kuru ağırlığı farketmeliyiz. Bir süre için dilsiz bir konuşmaya değil, konuşmayan bir dile ihtiyacımız var. Hayatı ve kendimizi kavrayan bir dile ihtiyacımız var. Sonra belki konuşabiliriz. Anlamları sakladığımız depolardan, ifadeleri içimizdeki ertelenmiş bugünlerden çıkarabiliriz. O zaman konuşabiliriz. Dünyanın koca gürültüsünü bastırıp birbirimizin sesini duyabiliriz, anlaşabiliriz.
O halde, önce susmayı öğrenmenin bir ucundan başlayalım, ne dersiniz?

7 Ekim 2014 Salı

Hepimiz için hayatın bir hikayesi var, bir fotoğrafı, bir şiiri, bir şarkısı var. Gözümüzü kapadığımızda gözlerimiz ışığı kaybetse de, aklımız o karanlığın içinde hayatımızı yine de tanıyabiliyor. Yaşadığımız yerler, dolaştığımız muhitler, tanıdığımız insanlar, hissettiğimiz duygular ve yığınla başka şey... Bizim hayatımızın bizim ruhumuzda bir tarifi var. Bu nasıl bir şey? işte öyle bir şey!... Bir çok şeyin adını koyamasak da, nerede görsek hayatımızı, nerede görsek hayatımızın bir parçasını, bir anını, bir ayrıntısını, biliyoruz ki o bize aittir, biz de ona aitiz. Üstelik durağan bir tasavvurdan da söz etmiyoruz, geçmişiyle birlikte uzun bir ırmak bizim hayatımız. Çocukluğumuz nasıl bizim hayatımıza dahilse, çocukluğumuzun hatırasında varlığını sürdüren her türlü iz de o şekilde bizim hayatımıza dahil... Bizi biz yapan hikayemiz ve o hikaye ayrıntılarla örülüyor. Yüreğimizdeki ince sızının çocukken dizlerimizde kanayan yarayla bir ilgisi var. Nasıl bir şey bu?... İşte öyle bir şey!... Hayat; O hikaye olmaksızın varlığımız uzaklaşıyor anlamın yerçekiminden. Neden gecelerden bir geceyi çok eski bir geceye benzetiveririz durduk yerde? Neden dişlediğimiz elmalarda o eski elmaların tadı yoktur? Neden eski evlerimizin kokusu, manzarası, duvarlardaki izlerine kadar peşimizden gelir durur? Neden bir şarkı aradan on yıllar geçtiği halde yankılanır durur kulağımızda? Çünkü hayat savunur kendini hatırasıyla! Ne zaman değerli bir şeyimizi unutmaya yeltensek.
Eski evlerin bahçelerinde kendi kendine yerden biten asmalar olurdu. Sağa sola kollarını uzatarak serin çardaklar kuran bu asmalarda, zamanı geldiğinde güz sarısı üzümler peydahlanırdı.O sımsıkı salkımların tanelerinden bir kısmı çürür, bir kısmı içindeki iri çekirdeği gösterecek bir berraklığa ulaşıncaya kadar olgunlaşırdı. Ama bu berraklığa ulaşmak için parmak uçlarınızla silmeniz gerekirdi üzerindeki bahçe tozlarını. Tarif etmeye kalksanız, ekşimsi derdiniz, çekirdekli derdiniz, mükemmele çıkmayan kelimelerle düşe kalka ilerlerdiniz tarifinizde. Çünkü gerçekten mükemmel değildi o üzümler. Bugün semt pazarlarında, market reyonlarında, seyyar arabalarda satılan çekirdeksiz standart üzüm tipine göre birçok kusuru vardı bütün salkımlarının. Ama biliyor musunuz, yıllardır denediğim yüzlerce üzüm salkımında o kekre tadı, o abartısız berraklığı, o güz sarısı aydınlığı arıyor, bulamıyorum. Üzüm yemenin benim için hiçbir anlamı kalmadı. Ve inanın bağcıyı bir elime geçirirsem...
Hayatın bize sunduklarını, tabii zamanları, ömürleri ve miktarları içinde kabul edemeyecek hale geldiğimiz andan beri elimizde olanları da kaybedip duruyoruz. Daha verimli, daha dayanıklı, daha rantabl,  daha parlak sonuçlara abandıkça, azaldı hayatımızın lezzet ve güzellikleri. Şimdi daha çok üretiyor, daha az tad alıyoruz. Açlığımız o kadar çoğaldı ki, yedikçe yedikçe azalıyor doygunluğumuz. 
Çocukluğumuzun tek katlı evlerinin bodrumları sandıklarca elmayla dolu olurdu kış boyu. Dede yadigarı küçücük toprak parçasının inanılmaz bir bereketle sunduğu envai çeşit, renk, tad ve kokuda elma. O elma kokusu bütün kışların yegane kokusuydu benim için. Evimizin kapısından her girdiğimde, burnumun direğine dokunurdu o koku. Garip bir şekilde hafızamda bu koku. Bir koku nasıl hafızada kalır? Sadece bir koku olmayıp hayatın bir parçası olmaya başladığında...
Böyle başka kokular da hatırlıyorum. Çok tuhaf bir tecrübe... Akıl arşivimin her manzarasına yeniden baktığımda, o manzaranın baskın bir kimliği gibi kafamın içinde bir koku canlanıyor. Köy evlerindeki taze ekmek kokusu, bahçelerindeki hafif gübreli çiftlik kokusu, aynalarda sararan tütün kokusu, rutubetle yumuşayan tahta kokusu, tokaçlarla dövülen çamaşır kokusu, taze tarhana kokusu, pullanan biberlerin ve patlıcanların kokusu, marangozhaneleri saran talaş kokusu, kara lastik kokusu, kavrulmuş leblebi kokusu, baharla çapalanan toğrağın kokusu, beyaz zambakların, sümbüllerin kokusu, tavuk kümeslerinin kokusu, bahçelerden bahçelere geçen kızartma kokusu, cefakar annenin kokusu... Eskimeyen bir hayatın olgun kokusu. 

Kokuları hafızama kaydettiğimi zannetmiyorum artık. Bana bugünü hatırlatacak kadar olgun bir kokusu yok şimdi hayatımızın. Yarınlardan geri dönüp bugünlere baktığımızda, hatırlayacak bir koku bulamayacağız. Yani hiç hatırlayamayacağız tam olarak bu günleri... "O eski günler..." diye söze başladığımızda, hiç bugünlerden bahsediyor olmayacağız. Bugünlerin üstünden atlayıp, bodrumların elma koktuğu, asmaların bahçeleri gölgelendirdiği, meyvelerin lezzetlerini de kendileriyle birlikte büyüttükleri o en eski günlere bakacağız yine. Ve hayat diye bir şey kalacaksa aklımızda, biz onu çok eski bir zamanda yaşamış olacağız. Ve gariptir, eskidikçe eskidikçe en çok dolduran şey o olacak hayat hafızamızı.
Üzgünüm, bugün sadece di'li şimdiki zamandayım.

29 Eylül 2014 Pazartesi

DÜŞEN BİR YAPRAK GÖRÜRSEN

Mevsimi geldi, vazgeçtim, sarardım, kurudum, dalımdan koptum. Şimdi hayatın en hafif yaprağı olarak, dünyanın en ağır çekimiyle aşağılara doğru düşüyorum. Daha uzun zaman böyle düşeceğim. Dünyanın çekimi ağırlaşacak, benim varlığım hafifleyecek. Bu düşme, ben hiç kalmayıncaya, dünya her yeri kaplayıncaya kadar sürecek. Ama olsun, güzel günler gördüm. Belki de sadece güzel günler gördüğümü sandım. İkisi arasındaki farkı, hiçbir kuru yaprak bilemedi bugüne kadar. Ben de bilmeyeceğim. Düştüğünü bilmek, insanın içini doldurmaya yetecek kadar büyük bir gerçek zaten. Bu kör noktada, boşluğun bu kaygan yüzeyinde, bu tarif edilemez hafiflikte, büyük ya da küçük başka hiçbir gerçeğe de ihtiyaç yok.

Dünyanın elini bıraktım ve işte düşüyorum. Çantamı hazırlamaya fırsatım olmuyor. Eşyalarımdan hiçbirini yanıma almıyorum. Sadece acıları alıyorum. Gövdemin kuru hafifliğini acılarla ağırlaştırmak istiyorum. Düşmeyi kolaylaştırmaya çalışıyorum. Savrulup gitmeyi istemiyorum. Serseri bir kurşun gibi toprağa saplanmak istiyorum. Ama saplanamıyorum. Kurşun hızında düşüyor ama toprağa saplanamıyorum. Çünkü ben düşmeyi tamamlamak üzere düşmüyorum. Ben düşmeyi çoğaltmak için düşüyorum. Toprağa saplanmıyor, durmadan düşerek kendime saplanıyorum.

Benim tercihim, düşerken hiçbir yerde durmamak... Ama hiçbir yerde!... Durursa önceki sözlerinin yankısı yetişiyor çünkü insana. Bu olmamalı! İnsan, sanki hiçbir şey söylemeye fırsatı olmamış gibi düşmeli! Karar vermiş gibi düşmeli! Ya da karar vermeye hiç fırsatı olmamış gibi düşmeli! Hiç durmadan!... Düşmeli!

Düşmeye başlamadan önce adet olduğu üzere küçük bir not bıraktım bir masaya. Aslında tam olarak not denemezdi ona, bir kağıdın üstüne alfabenin bütün harflerini bıraktım sadece. Bilirsiniz, " İŞTE BÜTÜN KELİMELER! anlamına gelebilir böyle bir not... Ama yine bilirsiniz, "İŞTE SİZE HİÇ KELİME!" anlamına da gelebilir. Ben her ikisini de kastettim sanırım. Ama yine de son sözü harfler söyleyecekler. Kime ne bıraktığıma onlar karar verecekler.

İnsan aynı zamanda bir yaprak olunca, kimsenin tabağına bir suç bırakamıyor. Aslında hiç kimse seni bu hale getirmiş olmuyor. Sen dönüp dolaşıp kendi yapraklığını bulmuş oluyorsun. Yapraklık böyle bir şey, daha en başta bir düşmeye tomurcuklanıyorsun. Aradaki her şey, bütün o kuruyup sararmalar, yaprağı düşmeye hazırlamak için...

Duyduğunu sandığın bütün o sesler bile...
Düşerken kendime soruyorum: Eskiden daha uzun bir ismim vardı, şimdi neden böyle kısacık kaldı?

Az daha unutuyordum; düşen bir yaprak görürsen... hiçbir şey hatırlama!