28 Ekim 2014 Salı

B İR İNSANLIĞIMIZ OLSA, ONU SEVSEK 

İnsan kendi hayatını severse, başkalarının hayatını da sevebilir. Kendini o hayatın sahibi hissederse o hayata kök salabilir. Kök salabilirse, etrafına bir sosyal hayat örebilir. Komşular edinebilir, mahallesine ısınabilir, uzun yıllar süren, mutlulukta ve kederde kader birliği içinde olabileceği insanlarla sıcak yakınlıklar kurabilir, onlara yaslanabilir. 
Bizim yapamadığımız işte bu! Eski 
hayatın insanları kanaatkar insanlardı; bu kanaatkarlıkları onların gönüllerini zengin kılıyordu. Hayattan ellerindekinden daha fazla bir şey istemiyor, ellerindekinin kıymetini de iyi biliyorlardı. Bu onları, bütün yoksulluklarına rağmen mutlu ve huzurlu kılıyordu. Biz ise doyumsuz insanlarız. Doyumsuzluklarımız bizi hesaplı insanlar kılıyor. Bu yüzden hesabımıza uymayan her şey canımızı sıkıyor. Bu yüzden başta kendimiz olmak üzere bütün insanlara öfkeyle, nefretle bakıyoruz. Hesaplılık ruhlarımıza fitne fesat tohumları da ekiyor. Bizde olmayana sahip olanlara tahammülümüz yok. Açıkça söylemesek de onların yanı başımızda yaşıyor olmalarına katlanamıyoruz. Aynı şeylerin onların içinden geçtiğini muhtemel gördüğümüzden -ki onların da içinden geçiyor sahici bir yakınlık kuramıyoruz. Bu yüzden komşumuz yok, profesyonelce ilişkiye daha müsait olan ve aslında hayata çok da etkisi olmayan işyeri bağlantıları kuruyoruz. Muhabbetimiz yeni zam oranları, amir çekiştirme, akşamki dizinin son bölümünde olan bitenden daha fazlasını aramıyor. Mesai bitiyor, kendi kabuğumuzun içinde kendi acziyetlerimizle kalakalıyoruz. Kimse bizi görmüyor ama maalesef biz kendimizi cascavlak görüyoruz. 

22 Ekim 2014 Çarşamba

İstasyonsuz gemi

O düğmeyi bulabilsem, zamanı biraz durdurabilsem, biraz düşünebilsem, belki de rahatlayacağım. Ama bulamıyorum. Zamanı durduramıyorum. Akıp giden günlerle birlikte akıp gidiyorum. Koşuşturmaktan yaşamaya fırsat bulamıyorum. Günleri birbiri ardına eklemekten kurtulamıyorum. Aralarından birini, bir pazartesiyi mesela, bir cumayı ya da çıkarıp alamıyorum. Biraz onunla vakit geçiremiyorum. Benim için özel bir pazartesi ya da bambaşka bir cuma olmalarını sağlayamıyorum. Tıpkı sürekli konuşan birinin hiçbir anlamlı cümleye sahip olamaması gibi, ben de bir tek anlamlı güne sahip olamıyorum. Böyle başka şeyler de var! Gitmek istiyorum ama gitmek için önce biraz durabilmem gerekiyor. Hiç duramadığım için gidemiyorum. Her şey o kadar birbirini izliyor ki!... Önce hiçbir şey yapmamayı başaramazsam, belki de hiçbir zaman istediğim şeyleri yapamayacağım. Her şey ucu ucuna eklendiğinde bitimsiz bir döngü çıkıyor ortaya. Şöyle bir şey: Sanki aklıma bir çok güzel şarkı geliyor; ama söylemekte olduğum şarkı hiç bitmediğinden, o şarkıları hiçbir zaman söyleyemiyorum. Uçsuz bucaksız bir istasyonsuzluğa terkedilmiş bir tren gibi çılgınca yol alıyorum karanlıklarda. Bu trenin içindekilere yolcu denebilir mi? Ya bu baş döndürücü döngüye yolculuk? Denemez. Hiçbir yere gitmiyor bu tren! Ya da hiçbir yere gidiyor! Ama nasıl olur, ben hiçbir yere giden bu trene bilet almadım ki!... Bindiğimi bile hatırlamıyorum aslında. Gözümü açtığımda bu trendeydim. Ya da gözümü kapadığımda.. Bu gerçekten bir tren mi? Gerçekten uzayıp gidiyor mu? Gerçekten hareket ediyor mu? Yoksa sadece içimden mi geçiyor hiçbir yere gitmeyen ya da sadece hiçbir yere giden bu tren? Bu trenden inmek için de zamanı durdurmak mı gerekiyor? Ama zamanı durduran düğmeyi bulamadım ki! Öyle bir düğmenin varolduğuna dair bir bilgiye de sahip değilim. Sadece olması gerekir diye düşünüyorum. Zamanı durduran bir düğme... İnilecek bir istasyon...
-Saatiniz kaç?
-Hiç.
Bu deniz neden sürekli burada duruyor? Dalgaları neden hep bu kıyıya vuruyor? Başka kıyı yok mu? Yoksa eğer başka kıyı, nereye gidiyor onca gemi? Nerede yitiyor onca gemi? Hep gemiler gidiyor, deniz burada kalıyor. Bir gün olsun takılmıyor peşine gemilerin. Beyaz köpüklerin... Azalarak biten neşeli tayfa seslerinin... Hayır gitmiyor peşine takılıp hiçbirinin... Ben kendimi bildim bileli buradan hiçbir yere gitmiyor bu deniz. Gözümü açıyorum hep bu deniz... Martılarla didişen hep bu deniz... Güneşi yutan hep bu deniz.. Mavinin dışında renk bilmeyen bu deniz... Bu adam neden sürekli burada duruyor? Neden dalgaların onu ürkütmüyor? Gideceği bir evi yok mu? yoksa eğer bir evi, nereye dalıp gidiyor gözleri? Nerede sönüyor o gözlerin feri? İçi çıkıp gidiyor, adam burada kalıyor. Bir gün olsun takılmıyor peşine hayallerinin. İçini ısıtacak ümitlerinin... Geçmişten gelen uğultulu seslerin... Hayır gitmiyor peşine takılıp hiçbirinin... Ben kendimi bildim bileli buradan hiçbir yere gitmiyor bu adam. Hangi dalgayla kıyıya vursam hep bu adam.. Hatıralarıyla didişen hep bu adam... Zamanı yutan hep bu adam... Sükûnet dışında ses bilmeyen bu adam...

-Denizi niye yakıyorlar?
-Gemileri yakmak için!

15 Ekim 2014 Çarşamba

Aklımıza gelen her konuda, bazen bizzat kendimizi bile şaşırtacak denli çok, gereksiz, içeriksiz ve sanki rölantiye alınmış bir tekerlek gibi beyhude konuşup duruyoruz. iki yakası bir araya gelmiyor konuştuklarımızın.
Belki bu kadar çok konuşmamız gerektiğine inanmasak, "konuşmak" fiilinin içini biraz daha anlamlı bir malzemeyle doldurabileceğiz. Bu gevezelik, dilin anlamlar üzerindeki seksek oyununu bozmakla kalmıyor; hıncahınç bir otobüsü boşaltmaya çalışan telaşeli yolcular gibi kelimeleri de duyulmaz hale getiriyor. Böyle olunca da, anlaşmak için elimizdeki tek silah olduğunu düşündüğümüz dilimiz; ürettikleriyle "konuşmak " sonucuna ulaşmaktan çok, çılgın bir gürültüyü çoğaltmak ve bir sağırlar diyaloğuna malzeme olmak dışında bir fonksiyon kazanamıyor. Zembereği boşalmış bir saat gibi boşa çalışıyor.
Bu noktada söylenmesi gereken ve belki de bu genel sağırlaşmanın ardına gizlenen bir başka problem daha var. Kurduğumuz ilk cümlede de değindiğimiz bu problemi biraz daha açmakta yarar olduğu fikrindeyim. Birbirimizi duymadığımız bir gerçek, Ama birbirimizi duyabilseydik; bu yine de bize konuşmamız için gerekli zemini hazırlamayacaktı. Çünkü biz aslında içini doldurma gayretini hiç göstermediğimiz kelime ve kavramlarla konuşuyoruz. Suni ve yaşamayan bir dilimiz var. Suni malzemelerle donattığımız; yaşamakla kazanılmamış ve bedeli ödenmemiş bir zihinsel dağarcığa sahibiz.
Hayatı dinlememek ve kendimizle konuşmamak gibi çok büyük iki suç işliyor, çok bağışlanamaz iki ihmal gösteriyoruz. Bunun doğal sonucu olarak ta bizi hayatla ve kendimizle buluşturacak bir dile sahip olamıyoruz. Sahici kelimelerimiz, sahici cümlelerimiz yok. Bu nedenlede dilin inanılmaz zenginliklerle dolu bahçesinde hiç kimseye randevu veremiyoruz. Anlamlar üzerinde eğlenceli seksek oyunları, saklambaçlar, kovalambaçlar oynayamıyoruz. Bu yeteneğe sahip değiliz. Suni dilimizle söylediklerimiz, koca bir gürültü olup hem dünyayı kirletiyor, hem de biçaresi olduğumuz ifadesizlik hastalığını gizliyor. Bizi durmadan konuşan dilsizlere çeviriyor.
Şunu kabul etmeliyiz; bir değer üretmeden isteyen ve eskiyen her mekanizma enerji kaybıdır. Bir şey kazanmadan enerjisini kaybeden her bünyede zaman içinde bir çürümeyle karşılaşır. İşte biz de sahici bir dille, içi dolu kelimelerle konuşmayı başaramadığımız için çürüyoruz. Dünyada yaşayan gölgeler gibiyiz. Dilsiz, ifadesiz... İçeriksiz ve karanlık bir 'yaşamak' taklidi yapıyoruz. Kuşkusuz bu tablo bizim kaderimiz değil! Buradan dönmenin bir yolunu bulmanın bir yolunu bulabiliriz. Öz'ü kaybettiğimiz yeri arayabiliriz. Ama önce dilsizliğimizi itiraf etmeliyiz. Kelimelerimizin taşıdığı anlamsız boşluğu ve kuru ağırlığı farketmeliyiz. Bir süre için dilsiz bir konuşmaya değil, konuşmayan bir dile ihtiyacımız var. Hayatı ve kendimizi kavrayan bir dile ihtiyacımız var. Sonra belki konuşabiliriz. Anlamları sakladığımız depolardan, ifadeleri içimizdeki ertelenmiş bugünlerden çıkarabiliriz. O zaman konuşabiliriz. Dünyanın koca gürültüsünü bastırıp birbirimizin sesini duyabiliriz, anlaşabiliriz.
O halde, önce susmayı öğrenmenin bir ucundan başlayalım, ne dersiniz?

7 Ekim 2014 Salı

Hepimiz için hayatın bir hikayesi var, bir fotoğrafı, bir şiiri, bir şarkısı var. Gözümüzü kapadığımızda gözlerimiz ışığı kaybetse de, aklımız o karanlığın içinde hayatımızı yine de tanıyabiliyor. Yaşadığımız yerler, dolaştığımız muhitler, tanıdığımız insanlar, hissettiğimiz duygular ve yığınla başka şey... Bizim hayatımızın bizim ruhumuzda bir tarifi var. Bu nasıl bir şey? işte öyle bir şey!... Bir çok şeyin adını koyamasak da, nerede görsek hayatımızı, nerede görsek hayatımızın bir parçasını, bir anını, bir ayrıntısını, biliyoruz ki o bize aittir, biz de ona aitiz. Üstelik durağan bir tasavvurdan da söz etmiyoruz, geçmişiyle birlikte uzun bir ırmak bizim hayatımız. Çocukluğumuz nasıl bizim hayatımıza dahilse, çocukluğumuzun hatırasında varlığını sürdüren her türlü iz de o şekilde bizim hayatımıza dahil... Bizi biz yapan hikayemiz ve o hikaye ayrıntılarla örülüyor. Yüreğimizdeki ince sızının çocukken dizlerimizde kanayan yarayla bir ilgisi var. Nasıl bir şey bu?... İşte öyle bir şey!... Hayat; O hikaye olmaksızın varlığımız uzaklaşıyor anlamın yerçekiminden. Neden gecelerden bir geceyi çok eski bir geceye benzetiveririz durduk yerde? Neden dişlediğimiz elmalarda o eski elmaların tadı yoktur? Neden eski evlerimizin kokusu, manzarası, duvarlardaki izlerine kadar peşimizden gelir durur? Neden bir şarkı aradan on yıllar geçtiği halde yankılanır durur kulağımızda? Çünkü hayat savunur kendini hatırasıyla! Ne zaman değerli bir şeyimizi unutmaya yeltensek.
Eski evlerin bahçelerinde kendi kendine yerden biten asmalar olurdu. Sağa sola kollarını uzatarak serin çardaklar kuran bu asmalarda, zamanı geldiğinde güz sarısı üzümler peydahlanırdı.O sımsıkı salkımların tanelerinden bir kısmı çürür, bir kısmı içindeki iri çekirdeği gösterecek bir berraklığa ulaşıncaya kadar olgunlaşırdı. Ama bu berraklığa ulaşmak için parmak uçlarınızla silmeniz gerekirdi üzerindeki bahçe tozlarını. Tarif etmeye kalksanız, ekşimsi derdiniz, çekirdekli derdiniz, mükemmele çıkmayan kelimelerle düşe kalka ilerlerdiniz tarifinizde. Çünkü gerçekten mükemmel değildi o üzümler. Bugün semt pazarlarında, market reyonlarında, seyyar arabalarda satılan çekirdeksiz standart üzüm tipine göre birçok kusuru vardı bütün salkımlarının. Ama biliyor musunuz, yıllardır denediğim yüzlerce üzüm salkımında o kekre tadı, o abartısız berraklığı, o güz sarısı aydınlığı arıyor, bulamıyorum. Üzüm yemenin benim için hiçbir anlamı kalmadı. Ve inanın bağcıyı bir elime geçirirsem...
Hayatın bize sunduklarını, tabii zamanları, ömürleri ve miktarları içinde kabul edemeyecek hale geldiğimiz andan beri elimizde olanları da kaybedip duruyoruz. Daha verimli, daha dayanıklı, daha rantabl,  daha parlak sonuçlara abandıkça, azaldı hayatımızın lezzet ve güzellikleri. Şimdi daha çok üretiyor, daha az tad alıyoruz. Açlığımız o kadar çoğaldı ki, yedikçe yedikçe azalıyor doygunluğumuz. 
Çocukluğumuzun tek katlı evlerinin bodrumları sandıklarca elmayla dolu olurdu kış boyu. Dede yadigarı küçücük toprak parçasının inanılmaz bir bereketle sunduğu envai çeşit, renk, tad ve kokuda elma. O elma kokusu bütün kışların yegane kokusuydu benim için. Evimizin kapısından her girdiğimde, burnumun direğine dokunurdu o koku. Garip bir şekilde hafızamda bu koku. Bir koku nasıl hafızada kalır? Sadece bir koku olmayıp hayatın bir parçası olmaya başladığında...
Böyle başka kokular da hatırlıyorum. Çok tuhaf bir tecrübe... Akıl arşivimin her manzarasına yeniden baktığımda, o manzaranın baskın bir kimliği gibi kafamın içinde bir koku canlanıyor. Köy evlerindeki taze ekmek kokusu, bahçelerindeki hafif gübreli çiftlik kokusu, aynalarda sararan tütün kokusu, rutubetle yumuşayan tahta kokusu, tokaçlarla dövülen çamaşır kokusu, taze tarhana kokusu, pullanan biberlerin ve patlıcanların kokusu, marangozhaneleri saran talaş kokusu, kara lastik kokusu, kavrulmuş leblebi kokusu, baharla çapalanan toğrağın kokusu, beyaz zambakların, sümbüllerin kokusu, tavuk kümeslerinin kokusu, bahçelerden bahçelere geçen kızartma kokusu, cefakar annenin kokusu... Eskimeyen bir hayatın olgun kokusu. 

Kokuları hafızama kaydettiğimi zannetmiyorum artık. Bana bugünü hatırlatacak kadar olgun bir kokusu yok şimdi hayatımızın. Yarınlardan geri dönüp bugünlere baktığımızda, hatırlayacak bir koku bulamayacağız. Yani hiç hatırlayamayacağız tam olarak bu günleri... "O eski günler..." diye söze başladığımızda, hiç bugünlerden bahsediyor olmayacağız. Bugünlerin üstünden atlayıp, bodrumların elma koktuğu, asmaların bahçeleri gölgelendirdiği, meyvelerin lezzetlerini de kendileriyle birlikte büyüttükleri o en eski günlere bakacağız yine. Ve hayat diye bir şey kalacaksa aklımızda, biz onu çok eski bir zamanda yaşamış olacağız. Ve gariptir, eskidikçe eskidikçe en çok dolduran şey o olacak hayat hafızamızı.
Üzgünüm, bugün sadece di'li şimdiki zamandayım.