15 Ekim 2014 Çarşamba

Aklımıza gelen her konuda, bazen bizzat kendimizi bile şaşırtacak denli çok, gereksiz, içeriksiz ve sanki rölantiye alınmış bir tekerlek gibi beyhude konuşup duruyoruz. iki yakası bir araya gelmiyor konuştuklarımızın.
Belki bu kadar çok konuşmamız gerektiğine inanmasak, "konuşmak" fiilinin içini biraz daha anlamlı bir malzemeyle doldurabileceğiz. Bu gevezelik, dilin anlamlar üzerindeki seksek oyununu bozmakla kalmıyor; hıncahınç bir otobüsü boşaltmaya çalışan telaşeli yolcular gibi kelimeleri de duyulmaz hale getiriyor. Böyle olunca da, anlaşmak için elimizdeki tek silah olduğunu düşündüğümüz dilimiz; ürettikleriyle "konuşmak " sonucuna ulaşmaktan çok, çılgın bir gürültüyü çoğaltmak ve bir sağırlar diyaloğuna malzeme olmak dışında bir fonksiyon kazanamıyor. Zembereği boşalmış bir saat gibi boşa çalışıyor.
Bu noktada söylenmesi gereken ve belki de bu genel sağırlaşmanın ardına gizlenen bir başka problem daha var. Kurduğumuz ilk cümlede de değindiğimiz bu problemi biraz daha açmakta yarar olduğu fikrindeyim. Birbirimizi duymadığımız bir gerçek, Ama birbirimizi duyabilseydik; bu yine de bize konuşmamız için gerekli zemini hazırlamayacaktı. Çünkü biz aslında içini doldurma gayretini hiç göstermediğimiz kelime ve kavramlarla konuşuyoruz. Suni ve yaşamayan bir dilimiz var. Suni malzemelerle donattığımız; yaşamakla kazanılmamış ve bedeli ödenmemiş bir zihinsel dağarcığa sahibiz.
Hayatı dinlememek ve kendimizle konuşmamak gibi çok büyük iki suç işliyor, çok bağışlanamaz iki ihmal gösteriyoruz. Bunun doğal sonucu olarak ta bizi hayatla ve kendimizle buluşturacak bir dile sahip olamıyoruz. Sahici kelimelerimiz, sahici cümlelerimiz yok. Bu nedenlede dilin inanılmaz zenginliklerle dolu bahçesinde hiç kimseye randevu veremiyoruz. Anlamlar üzerinde eğlenceli seksek oyunları, saklambaçlar, kovalambaçlar oynayamıyoruz. Bu yeteneğe sahip değiliz. Suni dilimizle söylediklerimiz, koca bir gürültü olup hem dünyayı kirletiyor, hem de biçaresi olduğumuz ifadesizlik hastalığını gizliyor. Bizi durmadan konuşan dilsizlere çeviriyor.
Şunu kabul etmeliyiz; bir değer üretmeden isteyen ve eskiyen her mekanizma enerji kaybıdır. Bir şey kazanmadan enerjisini kaybeden her bünyede zaman içinde bir çürümeyle karşılaşır. İşte biz de sahici bir dille, içi dolu kelimelerle konuşmayı başaramadığımız için çürüyoruz. Dünyada yaşayan gölgeler gibiyiz. Dilsiz, ifadesiz... İçeriksiz ve karanlık bir 'yaşamak' taklidi yapıyoruz. Kuşkusuz bu tablo bizim kaderimiz değil! Buradan dönmenin bir yolunu bulmanın bir yolunu bulabiliriz. Öz'ü kaybettiğimiz yeri arayabiliriz. Ama önce dilsizliğimizi itiraf etmeliyiz. Kelimelerimizin taşıdığı anlamsız boşluğu ve kuru ağırlığı farketmeliyiz. Bir süre için dilsiz bir konuşmaya değil, konuşmayan bir dile ihtiyacımız var. Hayatı ve kendimizi kavrayan bir dile ihtiyacımız var. Sonra belki konuşabiliriz. Anlamları sakladığımız depolardan, ifadeleri içimizdeki ertelenmiş bugünlerden çıkarabiliriz. O zaman konuşabiliriz. Dünyanın koca gürültüsünü bastırıp birbirimizin sesini duyabiliriz, anlaşabiliriz.
O halde, önce susmayı öğrenmenin bir ucundan başlayalım, ne dersiniz?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder