İnsan kendi hayatını severse, başkalarının hayatını da sevebilir. Kendini o hayatın sahibi hissederse o hayata kök salabilir. Kök salabilirse, etrafına bir sosyal hayat örebilir. Komşular edinebilir, mahallesine ısınabilir, uzun yıllar süren, mutlulukta ve kederde kader birliği içinde olabileceği insanlarla sıcak yakınlıklar kurabilir, onlara yaslanabilir.
Bizim yapamadığımız işte bu! Eski
hayatın insanları kanaatkar insanlardı; bu kanaatkarlıkları onların gönüllerini zengin kılıyordu. Hayattan ellerindekinden daha fazla bir şey istemiyor, ellerindekinin kıymetini de iyi biliyorlardı. Bu onları, bütün yoksulluklarına rağmen mutlu ve huzurlu kılıyordu. Biz ise doyumsuz insanlarız. Doyumsuzluklarımız bizi hesaplı insanlar kılıyor. Bu yüzden hesabımıza uymayan her şey canımızı sıkıyor. Bu yüzden başta kendimiz olmak üzere bütün insanlara öfkeyle, nefretle bakıyoruz. Hesaplılık ruhlarımıza fitne fesat tohumları da ekiyor. Bizde olmayana sahip olanlara tahammülümüz yok. Açıkça söylemesek de onların yanı başımızda yaşıyor olmalarına katlanamıyoruz. Aynı şeylerin onların içinden geçtiğini muhtemel gördüğümüzden -ki onların da içinden geçiyor sahici bir yakınlık kuramıyoruz. Bu yüzden komşumuz yok, profesyonelce ilişkiye daha müsait olan ve aslında hayata çok da etkisi olmayan işyeri bağlantıları kuruyoruz. Muhabbetimiz yeni zam oranları, amir çekiştirme, akşamki dizinin son bölümünde olan bitenden daha fazlasını aramıyor. Mesai bitiyor, kendi kabuğumuzun içinde kendi acziyetlerimizle kalakalıyoruz. Kimse bizi görmüyor ama maalesef biz kendimizi cascavlak görüyoruz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder