7 Ekim 2014 Salı

Hepimiz için hayatın bir hikayesi var, bir fotoğrafı, bir şiiri, bir şarkısı var. Gözümüzü kapadığımızda gözlerimiz ışığı kaybetse de, aklımız o karanlığın içinde hayatımızı yine de tanıyabiliyor. Yaşadığımız yerler, dolaştığımız muhitler, tanıdığımız insanlar, hissettiğimiz duygular ve yığınla başka şey... Bizim hayatımızın bizim ruhumuzda bir tarifi var. Bu nasıl bir şey? işte öyle bir şey!... Bir çok şeyin adını koyamasak da, nerede görsek hayatımızı, nerede görsek hayatımızın bir parçasını, bir anını, bir ayrıntısını, biliyoruz ki o bize aittir, biz de ona aitiz. Üstelik durağan bir tasavvurdan da söz etmiyoruz, geçmişiyle birlikte uzun bir ırmak bizim hayatımız. Çocukluğumuz nasıl bizim hayatımıza dahilse, çocukluğumuzun hatırasında varlığını sürdüren her türlü iz de o şekilde bizim hayatımıza dahil... Bizi biz yapan hikayemiz ve o hikaye ayrıntılarla örülüyor. Yüreğimizdeki ince sızının çocukken dizlerimizde kanayan yarayla bir ilgisi var. Nasıl bir şey bu?... İşte öyle bir şey!... Hayat; O hikaye olmaksızın varlığımız uzaklaşıyor anlamın yerçekiminden. Neden gecelerden bir geceyi çok eski bir geceye benzetiveririz durduk yerde? Neden dişlediğimiz elmalarda o eski elmaların tadı yoktur? Neden eski evlerimizin kokusu, manzarası, duvarlardaki izlerine kadar peşimizden gelir durur? Neden bir şarkı aradan on yıllar geçtiği halde yankılanır durur kulağımızda? Çünkü hayat savunur kendini hatırasıyla! Ne zaman değerli bir şeyimizi unutmaya yeltensek.
Eski evlerin bahçelerinde kendi kendine yerden biten asmalar olurdu. Sağa sola kollarını uzatarak serin çardaklar kuran bu asmalarda, zamanı geldiğinde güz sarısı üzümler peydahlanırdı.O sımsıkı salkımların tanelerinden bir kısmı çürür, bir kısmı içindeki iri çekirdeği gösterecek bir berraklığa ulaşıncaya kadar olgunlaşırdı. Ama bu berraklığa ulaşmak için parmak uçlarınızla silmeniz gerekirdi üzerindeki bahçe tozlarını. Tarif etmeye kalksanız, ekşimsi derdiniz, çekirdekli derdiniz, mükemmele çıkmayan kelimelerle düşe kalka ilerlerdiniz tarifinizde. Çünkü gerçekten mükemmel değildi o üzümler. Bugün semt pazarlarında, market reyonlarında, seyyar arabalarda satılan çekirdeksiz standart üzüm tipine göre birçok kusuru vardı bütün salkımlarının. Ama biliyor musunuz, yıllardır denediğim yüzlerce üzüm salkımında o kekre tadı, o abartısız berraklığı, o güz sarısı aydınlığı arıyor, bulamıyorum. Üzüm yemenin benim için hiçbir anlamı kalmadı. Ve inanın bağcıyı bir elime geçirirsem...
Hayatın bize sunduklarını, tabii zamanları, ömürleri ve miktarları içinde kabul edemeyecek hale geldiğimiz andan beri elimizde olanları da kaybedip duruyoruz. Daha verimli, daha dayanıklı, daha rantabl,  daha parlak sonuçlara abandıkça, azaldı hayatımızın lezzet ve güzellikleri. Şimdi daha çok üretiyor, daha az tad alıyoruz. Açlığımız o kadar çoğaldı ki, yedikçe yedikçe azalıyor doygunluğumuz. 
Çocukluğumuzun tek katlı evlerinin bodrumları sandıklarca elmayla dolu olurdu kış boyu. Dede yadigarı küçücük toprak parçasının inanılmaz bir bereketle sunduğu envai çeşit, renk, tad ve kokuda elma. O elma kokusu bütün kışların yegane kokusuydu benim için. Evimizin kapısından her girdiğimde, burnumun direğine dokunurdu o koku. Garip bir şekilde hafızamda bu koku. Bir koku nasıl hafızada kalır? Sadece bir koku olmayıp hayatın bir parçası olmaya başladığında...
Böyle başka kokular da hatırlıyorum. Çok tuhaf bir tecrübe... Akıl arşivimin her manzarasına yeniden baktığımda, o manzaranın baskın bir kimliği gibi kafamın içinde bir koku canlanıyor. Köy evlerindeki taze ekmek kokusu, bahçelerindeki hafif gübreli çiftlik kokusu, aynalarda sararan tütün kokusu, rutubetle yumuşayan tahta kokusu, tokaçlarla dövülen çamaşır kokusu, taze tarhana kokusu, pullanan biberlerin ve patlıcanların kokusu, marangozhaneleri saran talaş kokusu, kara lastik kokusu, kavrulmuş leblebi kokusu, baharla çapalanan toğrağın kokusu, beyaz zambakların, sümbüllerin kokusu, tavuk kümeslerinin kokusu, bahçelerden bahçelere geçen kızartma kokusu, cefakar annenin kokusu... Eskimeyen bir hayatın olgun kokusu. 

Kokuları hafızama kaydettiğimi zannetmiyorum artık. Bana bugünü hatırlatacak kadar olgun bir kokusu yok şimdi hayatımızın. Yarınlardan geri dönüp bugünlere baktığımızda, hatırlayacak bir koku bulamayacağız. Yani hiç hatırlayamayacağız tam olarak bu günleri... "O eski günler..." diye söze başladığımızda, hiç bugünlerden bahsediyor olmayacağız. Bugünlerin üstünden atlayıp, bodrumların elma koktuğu, asmaların bahçeleri gölgelendirdiği, meyvelerin lezzetlerini de kendileriyle birlikte büyüttükleri o en eski günlere bakacağız yine. Ve hayat diye bir şey kalacaksa aklımızda, biz onu çok eski bir zamanda yaşamış olacağız. Ve gariptir, eskidikçe eskidikçe en çok dolduran şey o olacak hayat hafızamızı.
Üzgünüm, bugün sadece di'li şimdiki zamandayım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder