Kullandığımız zamanın, kırılmış hayallerin, kaçırılmış fırsatların, kaybedilmiş yakınlıkların, eskitilmiş tazeliklerin, söylenmemiş sözlerin ve bizi eksilten daha bir çok şeyin maliyetleri bir döküm olarak sunuluyor o faturada. Bir vezneye ya da bir banka şubesine giderek ödeyebileceğimiz bir bedel değil üstelik bedel hanesinde yazılı olan. Daha büyük bir maliyeti var bize bu hayat sarfiyatının. Gelecek zamanımızla, uykusuz gecelerimizle, bitmeyen pişmanlıklarımızla, içimizi sızlatan ağırlıklarla kırgınlıkla ve yorgunluklarla çok uzun süren bir ödeme planı konuyor önümüze.
Bütün hesapları kapatıp, her şeye yeniden abone olmak geliyor insanın içinden. Ama yok, bunu yapabilmenin bir yolu yok! Ağızdan çıkmış bir söz, havaya bırakılmış bir soluk gibi geri çevrilemez bir kaderi var yaşadıklarımızın. Yaşarken her şeyin bedava olduğunu, sahip kılındıklarımıza karşılık bizden hiç bir bedel istenmedini zannediyoruz. Kapılarına faturalar gönderilmeye başlanmış olanların uyarıları bir kulağımızdan giriyor, diğerinden çıkıyor. Her zindeliğin bir yorgunlupu olduğunu düşünemiyoruz. Her yanan mumun eridiğini aslında...
İç burkucu bir kurgusu var bu insanlık hikayesinin. Faturalarını zamanında ödemeye yetecek bir tutumluluk bilincine vardığında, yeni sarfiyatlar kışkırtacak enerjisi kalmamış oluyor insanın. Birikmiş ödemeler kesmiş oluyor iflahını, heyecanını...
Cebimizde ne biriktirdiysek veriyoruz faturaları geciktirmemek için... Günlerimizin ışığı tamamen sönmesin, zamanımızın feri tümden solmasın diye... Yetmiyor hayallerimizi de veriyoruz. Yetmiyor yeni ihtimallerini de gözden çıkarıyoruz günlerin. Ama yine yetmiyor. Bu yetmezlik hali her köşesini kaplıyor gelecek zamanın. Bir yetmeme, yetişememe kaygısıyla doğuyor, batıyoruz.
Bu gün yeterince uzun değil! Bu saat tam bir saat değil. Biri anlarımı tırtıklıyor olmalı. Biri günlerimi kısaltıyor belki de. Biri saatlerimin içini boşaltıyor gizli gizli. Yaptığım hiçbir planı sığdıramıyorum zamanın boşluklarına. Öyle bir izdiham yaşanıyor ki günlerin gidişatında, insanın hayallerini koyabileceği bir tek yer bulunmuyor. İnsan hayallerini sürekli cebinde taşıyamaz ki! Hayaller hayata iliştirilmeli! Hayaller güneşi görmeli! Güneş hayalleri görmeli! Ben hayallerimi güneşle oynaşırken görmeliyim! Bu çorak mevsimle, bu bomboş insanlıkla nereye kadar?
Nereye kadar?
Kilitlerini kim açacak hayatlarımızın?
-Daha ne istiyorsunuz, size bildiğim her şeyi söyledim!
-Bilmediklerini de söylemelisin, belki gerçek oradadır!
Yandaki evin bahçesinde bir adam iğneyle kuyu kazıyor.
Her sabah erkenden bahçeye çıkıyor, güneş dağların arkasında kayboluncaya kadar durmadan kazıyor, kazıyor.
Bana sorarsanız ne uğraşı uğraşa benziyor, ne kuyusu kuyuya.
Ama zaman zaman şöyle düşünmekten de kendimi alamıyorum; Bu adamın günlerini dolduran bir uğraşı, o uğraşı yürütecek bir inancı var.
Benim hayatımda ise kendime ait ne bir yol, ne de bir kuyu ihtimali...
Bir gün dönüp baktığımda, o adamın iğnesiyle bana bir kuyusuzluk kazmış olduğunu fark etmekten korkuyorum.


