21 Kasım 2014 Cuma

Ceplerimde büyüyen hatıralar

küçüktüm hatırlıyorum, dayımın kamyon kasasına bir mahalle insan doluşup gittiğimiz kır gezmelerinin dönüşünde, bütün gün çılgınca koşuşturmaktan yorulan bedenimi kendi haline bırakır, güneşi kaybolmuş lacivert gökyüzüne dikerdim gözlerimi.

Yaz gecelerinin başka hiçbir şeye benzemeyen bir bambaşkalığı vardır. Uzaklardan cırcır böceklerinin ya da başka kimbilir nelerin sesi varlığını havaya çiziktirir. Tatlı bir serinlik zamanın kol saatini kollayarak yavaş yavaş örter gündüzün kavurduğu hayatı. Herkesin bir parçası evinin dışındadır. İç avlularda, teraslarda, demirli balkonlarda, asmaların, söğütlerin, at kestanelerinin, mis gibi akasyaların ve ıhlamurların altındadır herkesin, herşeyin, her anın bir parçası... Hele bir kamyonun kasasında kırdan eve dönen bir çocuğun içinden, sallana kımıldaya gökyüzüne bakarken ve yıldızlarla birlikte sonsuzluğa doğru kayıp giderken... Buna benzeyen hiçbir başka derinlik bilmiyorum. Böylesine bir genişlik duygusuyla başka hiçbir yerde göz göze gelmedim. Başka hiçbir anında yaşamanın, böylesine masum bir hafifliğe bürünmedim.
Aradan çok zaman geçti. O kamyonun kasasında bir kır gezmesine gitmeyeli yıllar oldu. Gitmeye kalksam, biliyorum, ya o kırlar orada olmayacak, ya o çocuk öylesine çılgın koşuşturamayacak. Dönmeye kalksam sonra, yorgun bedenimi hiçbir sallantı ondurmayacak, hiçbir yaldız, hiçbir gökyüzünü izi sıra sonsuzluğa kaydırmayacak.
Söyledim ya, o derinlik, o genişlik, o serin lacivert yaz geceleri, hayatın başka bir cebindeydiler. Bazen zaman, hafızamın içinden tutup getirdiği rivayetlerle, gökyüzünden kayıp giden yıldızlar gibi geçip gidiyor önümden. Böyle şeyleri hatırlayabilmekle, bize kalan son saadet fırsatlarını kullanmış oluyoruz muhtemelen. Geçmişin küçük kayda gelmez parçalarını neredeyse dokunabilecek kadar yakında hissetmesi insanın ve elini dolaştırması bu ipeksi hatıraların teninde... elle de yanılacaksa eğer insan, evvel zamanı bir serap olarak kalbinin ceplerinden birinde bulmakla yanılmalı.
Şimdi de kayıyor yıldızlar gökyüzünden zaman zaman. Ama artık onlar yıldız değil, daha çok bir göktaşı... Kayan yıldızların rotasını kaybetmiş göktaşları olduğunu keşfetmekle ne elde ettik acaba insanlık olarak? Herşeye o kadar çok isim verdik, her şeyi o kadar çok tanımladık ki, hayal gücümüzle yapabileceğimiz hiçbir şey kalmadı. Herşeyin bir açıklaması, herşeyin fiziki bir izahı var. Yağmur bulutları nasıl oluşur, deniz nasıl buharlaşır, tohum nasıl çatlar, çayır nasıl yeşillenir, insan nasıl çürümeye başlar?
Yakından bakınca bütün bu açıklama çabalarının, hayatı, gökyüzünden kayan yıldızlara uzun uzun bakarak vakit geçiren küçük çocuklardan ve onların masum meraklarından kaçırmak için düşünülmüş kötülükler olduğunu görüyorum.
Hiçbir okul, bir çocuğa gökyüzüne bakmakla öğrenebileceklerinden daha fazlasını öğretemez!
Biliyorum uzay sonunun nerede başladığı bilinmeyen kocaman bir boş¬luk. Biliyorum kendi çevrelerinde ve birbirlerinin etrafında dönüp durmakta olan gezegenler var. Biliyorum o gezegenlerden en mavi olanının adı da dünya... Biliyorum bir çocuk bir kam¬yonun sallantılı kasasına uzanarak kır gezmelerinden dönerken uzun uzun gökyüzüne bakarsa, serin lacivert gökyüzüyle göz göze gelir.
Sonra an gelir, yıldızlar kayar.
Hayat oradadır, uzay, gezegenler, gökyüzü, kayan yıldızlar, hep oradadır.
Peki ya çocuk, peki ya insan,
peki o şimdi nerededir'

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder