İnsanlar birbirlerine zamanın ne kadar hızlı geçip gittiğini söyleyip duruyorlar ama gerçekte hiç kimse bu hızın çok da fazla idrakine varamıyor. Ben eskiye dair özlemlerimi biriktirdiğim hafıza çuvalının büyümesinden anlıyorum zamanın akıl almayacak bir hızda geçip gittiğini. Yine de kendini şanslı hissetmesi gerekenler arasında olduğumu düşünüyor ve seviniyorum. Eski hayat diye esaslı bir şey vardı ve ben onu bugün burnumun direğini sızlatacak bir harbilikte yaşadım. Evet, belki bir harikalar diyarı değildi ama bugünlere bakınca insan o günleri gördüğüne şükrediyor. "Yahu bu domateslerin de hiç tadı kalmadı, nerde o eski domatesler!" hayıflanmasının bir ucundan tutabilen kuşaklara mensup olmak, hakikaten bir saadet. Aslında domatesin yerine hangi kelimeyi koysanız, bu cümle yine de doğru geliyor kulağa. Tabii eski hayatı sadece büyüklerinin bezdirici hayıflanmaları dolayısıyla tanıyan yeni kuşaklar için çok cazip muhabbetler değil bunlar. Onlar millet olarak ve insanlık olarak neleri kaybetmiş olduğumuzun pek farkında olmadıklarından, beş kuruş etmez yeni hayatı bir halt sanıyorlar. Yok teknoloji ilerliyormuş, yok bireyler bilinçleniyormuş, yok dünya küçülüyormuş!.. Bunların hepsi mavra; ama gözünü açıp bilgisayar ekranını görmüş zamane gençleri için zaten gerçeklik hissine sahip olmak gibi bir mecburiyet yok.
Artık buradan asıl mevzuya bir ani geçiş yapayım, yoksa benim bu eski hayat sayıklamalarımın sonu gelmez. Asıl mevzu şu; eskiden sosyal hayatın okkalı bir kurumu olan komşuluk ilişkilerine sahip insanlardık, şimdi kalabalıklaşan dünyanın ortasında yapayalnızız. Sanırım biraz açmak icap ediyor: Demem o ki, bugünün insanı çevresini kuşatan gerçek bir sosyal hayata sahip değil. Elbette hepimiz bir çok insan tanıyoruz, hatta eskisinden daha çok... Ama bu tanışıklıklar hayatların birbiriyle tanışıklfğı anlamına gelmiyor. Eski hayatın evleri, asıl hayatın yaşandığı yerlerdi. Kişi kimliğini orada şekillendirirdi. Bir mahalle, bir semt, bir şehir kültürü vardı. Şimdi bu yok, şimdi içinde yaşanan evler, oturulan mahalleler, bulunulan şehirler birer ikametgah detayı olmaktan öte bir anlam ifade etmiyor. Çünkü artık hiç kimse evinde bir hayat yaşamıyor, evinin etrafına bir sosyal ilişkiler örgüsü örmüyor. En azından metropollerde durum böyle. Şehrin her tarafı dev apartmanlarla dolu, bir köy nüfusu kadar insan o beton kutularda alt alta üst üste istifleniyor. Şaşılacak şey, birbirinin bu kadar içine konumlandırılmış bu insan öbeklerinin birbiriyle hiçbir ilişkisi, iletişimi, daha önemlisi paylaşımı yok. Apartman kapısında birbirine "iyi bir gün" dileyebilenler ortalama sosyalleşme trendlerini allak bullak ediyor. Nerede eskinin o kapı tıklatmaları, açılınca "Evdeyseniz annemler bu akşam size gelecek" tatlılıkları... Efendim "Varsa bir fincan kahve ödünç alabilir miyiz, bizimki hiç kalmamış da" yaslanmaları. Hiçbiri yok, annem memleket alışkanlığı her sene vakti saati geldiğinde aşure tenceresini ocağa koyuyor, ben apartmanda dağıtmaya cesaret edemiyorum. Kanıksanmış bir soğukluk, bir yabancılık, bir uzaklık örülmüş insanlar, aileler, komşular arasına. Tuhaf şey; geçmişinde burun sızlatan komşu güzellemeleri olan bir adam olarak, bu komşusuzluk cehennemini ben de aşamıyorum. Çünkü burada yaşıyor olmanın kuralı artık bu, birbirimize dayanamıyoruz! Çünkü kendimize de dayanamıyoruz. Biz artık işine giden, işinden evine dönen, gece boyunca bir televizyon ekranının karşısına yığılıp kalan, hikayesi olmayan bir takım tanımsız organizmalarız artık.
Elbette konuştuğumuz, lakırdı ettiğimiz insanlar var. Ama onlar profesyonelce ev hayatımızın uzağında tuttuğumuz insanlar. Ailece tanışmıyor, ev hayatımızla birbirimizin önüne çıkmıyoruz. Bu durum zafiyetlerle dolu hayatlarımızı ört bas edebilmemize daha fazla imkan tanıyor. Zaten bu sınırı aştık mı sorun çıkıyor, eski insanlar gibi kaynaşma kabiliyetine sahip değiliz. Otobüste yanımıza oturan şahısla aramızda tek kelime geçmesin diye türlü numaralar çeken, türlü yolculuk kurguları geliştiren tipleriz. Konuşmaya asla aç değiliz, çünkü konuşacak bir şeyimiz yok. Sadece kendimizden, hayatımızdan, önümüze çıkmayan fırsatlardan, açılmayan kapılardan, kapımızı çalmayan zenginliklerden, döneme-diğimiz köşelerden nefret ediyoruz. Aslında hepsi aynı kapıya çıkıyor, biz kendi hayatımızdan, o hayatın içindeki her şeyden nefret ediyoruz. Çünkü başka bir yere, başka bir hayata, kıymetimizin bilindiği bir yerlere ait olduğumuzu vehmediyoruz. Bize göre biz, şu anda olduğumuzdan çok daha muhteşem bir şeyiz ve şu an sahip olduğumuzdan çok daha iyisini hakediyoruz. Peki neden? Böyle bir soru yok, böyle bir soru sormak, bugünün hayat tarzına kökten aykırı...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder