Bütün sesleri bastıran bir ses
duyuyorum.
Sokaklara vuran kara güneşi, her
geçen gün biraz daha dağılmakta, ufalanmakta olan hikayeleri,
kırık dökük sözleri, egemenliğini pervasızca ilan etmekte olan
o koskoca gürültüyü susturuyor.
O ses, her şeyin üstünden uzanıp
insana dokunuyor. Her şeyi, tıpkı rüzgarda başaklar nasıl
savrulursa öyle savurarak sağa sola, gelip insanı buluyor.
Solgun yüzlerimize gerçeği
fısıldıyor: Hayat geçer!
Uzun zaman, yaşanmış zamanın
izlerini ve hayatın parçalarını yanımda taşıyabileceğimi
düşündüm.
Olmuyor!
Bir yerden sonra ağırlaşıyor
insanın varlık yükü. Yetmiyor bu seferberliği taşımaya kalbin
bütün cepleri.
Ama garip şey; vazgeçilse bile
zamanın akıl defterindeki malumatından ya da bırakılsa bile
boşluğa hayatın tortusu avuçlardan, hafiflemiyor günler, mesela
göçmen kuşların en uzaklara çırpabildikleri gibi kanatlarını...
Ya da bir kuğunun üzeri solgun
yapraklarla kaplanmış suyu hafif hafif dalgalandırması gibi zarif
hareketleriyle...
Bu cevval tufan kulağıma eskiden
olduğu kadar kötü gelmiyor artık. Hatta içten içe bir serinlik
yayıldığı da oluyor içimin köşelerine.
Sanki ben bunca yıl, buğulanan bütün
resimleri düzeltmiştim, küllenen bütün acıları silkmişim,
bütün düğmeleri bir bir iliklemişim, bütün delikleri
tıkamışım, bütün kaygıları onarmışım, bütün eskimelere
direnmişim, bütün gözyaşları için hazırda bir mendil
bulundurmuşum, her çiçekle kurumuş, dökülmüşüm.
Sanki ben yelkenler açılmadan rüzgar
gelip geçecek diye gözüme uykunun zerresini bile sokmamışım.
Sanki kalbimi bir kasnağa germiş,
hayatı nakış niyetine kalbime işlemişim. Sanki her sabah bir
önceki geceden kalmayan bir sabaha uyanmışım.
Her şey o kadar karmaşık, o kadar
anlaşılmaz, o kadar tuhaf ki şimdi, bir şeyi her şeyden daha
fazla duyabiliyorum: Hayat geçer!
