27 Şubat 2015 Cuma

Hayat geçer...


Bütün sesleri bastıran bir ses duyuyorum.

Sokaklara vuran kara güneşi, her geçen gün biraz daha dağılmakta, ufalanmakta olan hikayeleri, kırık dökük sözleri, egemenliğini pervasızca ilan etmekte olan o koskoca gürültüyü susturuyor.

O ses, her şeyin üstünden uzanıp insana dokunuyor. Her şeyi, tıpkı rüzgarda başaklar nasıl savrulursa öyle savurarak sağa sola, gelip insanı buluyor.

Solgun yüzlerimize gerçeği fısıldıyor: Hayat geçer!

Uzun zaman, yaşanmış zamanın izlerini ve hayatın parçalarını yanımda taşıyabileceğimi düşündüm.

Olmuyor!

Bir yerden sonra ağırlaşıyor insanın varlık yükü. Yetmiyor bu seferberliği taşımaya kalbin bütün cepleri.

Ama garip şey; vazgeçilse bile zamanın akıl defterindeki malumatından ya da bırakılsa bile boşluğa hayatın tortusu avuçlardan, hafiflemiyor günler, mesela göçmen kuşların en uzaklara çırpabildikleri gibi kanatlarını...

Ya da bir kuğunun üzeri solgun yapraklarla kaplanmış suyu hafif hafif dalgalandırması gibi zarif hareketleriyle...

Bu cevval tufan kulağıma eskiden olduğu kadar kötü gelmiyor artık. Hatta içten içe bir serinlik yayıldığı da oluyor içimin köşelerine.

Sanki ben bunca yıl, buğulanan bütün resimleri düzeltmiştim, küllenen bütün acıları silkmişim, bütün düğmeleri bir bir iliklemişim, bütün delikleri tıkamışım, bütün kaygıları onarmışım, bütün eskimelere direnmişim, bütün gözyaşları için hazırda bir mendil bulundurmuşum, her çiçekle kurumuş, dökülmüşüm.

Sanki ben yelkenler açılmadan rüzgar gelip geçecek diye gözüme uykunun zerresini bile sokmamışım.

Sanki kalbimi bir kasnağa germiş, hayatı nakış niyetine kalbime işlemişim. Sanki her sabah bir önceki geceden kalmayan bir sabaha uyanmışım.

Her şey o kadar karmaşık, o kadar anlaşılmaz, o kadar tuhaf ki şimdi, bir şeyi her şeyden daha fazla duyabiliyorum: Hayat geçer!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder